hikaye.defter.us http://hikaye.defter.us/ hikaye.defter.us Sitemap! TR Copyright 2008 Peygamber Efendimiz 03-09-10 Kategori [CDATA[Peygamber Efendimiz.]] http://hikaye.defter.us/peygamber-efendimiz.html Sahabe-i Kiram 03-09-10 Kategori [CDATA[Sahabe-i Kiram.]] http://hikaye.defter.us/sahabe-i-kiram.html Yaşanmış Hikayeler 03-09-10 Kategori [CDATA[Yaşanmış Hikayeler.]] http://hikaye.defter.us/yasanmis-hikayeler.html Peygamberler 03-09-10 Kategori [CDATA[Peygamberler.]] http://hikaye.defter.us/peygamberler.html Cennet ve Cehennem 03-09-10 Kategori [CDATA[Cennet ve Cehennem.]] http://hikaye.defter.us/cennet-ve-cehennem.html Yaşlılar 03-09-10 Kategori [CDATA[Yaşlılar.]] http://hikaye.defter.us/yaslilar.html Tarihi Hikayeler 03-09-10 Kategori [CDATA[Tarihi Hikayeler.]] http://hikaye.defter.us/tarihi-hikayeler.html Mesnevi Hikayeleri 03-09-10 Kategori [CDATA[Mesnevi Hikayeleri.]] http://hikaye.defter.us/mesnevi-hikayeleri.html İbretlik Hikayeler 03-09-10 Kategori [CDATA[İbretlik Hikayeler.]] http://hikaye.defter.us/ibretlik-hikayeler.html Hızır Hikayeleri 03-09-10 Kategori [CDATA[Hızır Hikayeleri.]] http://hikaye.defter.us/hizir-hikayeleri.html Din Büyükleri Halifeler 03-09-10 Kategori [CDATA[Din Büyükleri Halifeler.]] http://hikaye.defter.us/din-buyukleri-halifeler.html Sayfa 03-09-10 Kategori [CDATA[Sayfa.]] http://hikaye.defter.us/sayfa.html Blog 03-09-10 Kategori [CDATA[Blog.]] http://hikaye.defter.us/blog.html Serbest Kürsü 03-09-10 Kategori [CDATA[Serbest Kürsü.]] http://hikaye.defter.us/serbest-kursu.html Hz.Hamzanın Hidayeti ve Müslüman Oluşu İbretlik Hikayeler [CDATA[Hz. Hamza’nın hidayeti

İslâmın baş düşmanlarından Ebû Cehil, bir gün Hazreti Resûlüllah’ı tenha bir yerde buldu, bir hayli hakaret ettikten sonra hırsını alamayarak başına taşla vurup yardı. Resûlüllah’ı, başının kanlar içinde eve gitmekte olduğunu gören bir Müslüman kadın oturup sokak ortasında ağlamaya başladı.
Heybetinden herkes korkardı
Hazreti Hamza, o zamana kadar henüz İslâmiyet’i kabul etmemişti. Sokaktan geçerken bir kadının ağlamakta olduğunu görüp, niçin ağladığını sordu. Kadın gördüklerini ona bir bir anlattı. Kadını sonuna kadar dinleyen Hazreti Hamza, doğru Ebû Cehil’in bulunduğu meclise gitti. Hazreti Hamza, pehlivan yapılı ve cüsseli bir vücuda sahipti. Onun heybetinden herkes korkar ve saygı duyardı.
Ebû Cehil, Hamza’nın geldiğini görünce şüphelendi ve korkuya düştü. Çünkü Hazreti Hamza’nın yüzü gülmüyordu. Doğru, yaptıklarını avenelerine böbürlenerek anlatan Ebû Cehil’in üzerine yürüdü ve elindeki yayıyla vurmaya başladı. Bir hayli hırpaladıktan, hatta başını kanlar içinde bıraktıktan sonra:
Karşısında beni bulur
— Bundan böyle Muhammed’e bir kötülük yapayım demeyiniz. Her kim ona bir kötülük yaparsa karşısında beni bulur, dedi.
Oradan ayrıldı.

Ebû Cehil’e niçin Hamza’ya karşı koymadığını sorduklarında, o:
— Sakın ha dokunmayın, bizim tarafımızda bir o kaldı. O da giderse İslâmiyet bir misli daha kuvvetlenir ve biz zarar ederiz, diyor avenelerine…
Ona karşı koymamaları için sık sık tenbihte bulunuyordu. Hazreti Hamza, Ebû Cehil’i kanlar içinde bırakıp doğru Resulüllah’ın yanına vardı ve:
— Ya Muhammed! Hiç üzülme, senin intikamını ondan daha fazlasıyla aldım, dedi.
Eline ne geçti
Resûlüllah’tan:
— İyi etmişsin, diyeceğini bekliyordu. Peygamber Efendimiz:
— Öyle yapmakla eline ne geçti? dedi. Hazreti Hamza:
— Benim böyle yapmamdan memnun olmadın mı yoksa? diye sorunca Efendimiz:
— Hayır! Beni memnun etmiş sayılmazsın, diye cevap verdi. O:
— Öyle ise seni ne memnun eder? Ben senin düşmanının başını yardığım halde memnun olmuyorsun, dedi.
Beni memnun edersin…
Resûlüllah (s.a.v.):
— Beni senin İslâmiyeti kabul etmenden başka hiçbir şey memnun etmez. Ancak sen hidayeti kabul edersen beni memnun edersin, deyince, Hazreti Hamza:
— Ya Muhammed! öyle ise bana islâmiyet’i anlat, ben Müslüman olacağım, dedi.
Peygamber Efendimiz, Şehadet getirdi, o da beraber «Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh» deyip İslâmiyet’i kabul etti.

.]]
http://hikaye.defter.us/hzhamzanin-hidayeti-ve-musluman-olusu/
Namazda Vürülmak Peygamber Efendimiz [CDATA[NAMAZDA VURULMAK

Rasul-i Ekrem s.a.v.'in de hazır bulunduğu 'Zâtü'r-Rika' gazvesindeki bir çarpışmada, müslümanlardan biri müşrik bir adamın muharebe yerinde bulunan karısını öldürmüştü. Kadının kocası da misilleme olarak mutlaka bir müslüman öldürmeye yemin etmişti. Rasulullah s.a.v. ve arkadaşlarının peşinden onları izlemeye başladı. Allah Rasulü akşam üstü bir yerde konaklama hazırlığı yaptı ve yanındakilere sordu:
- Bu gece istirahatimizde bize kim bekçilik yapacak?
Muhacir ve Ensar'dan iki adam cevap verdiler:
- Ya Rasulallah, biz sizler için nöbet tutarız.
- Öyleyse şu vadinin giriş kısmında bekleyin.
Bu iki gönüllü, Ammar b. Yâsir ile Abbâd b. Bişr idiler. Gece nöbetine duracakları sırada Ensar'dan olan Abbâd, Muhâcirler'den olan Ammar'a:
- Gecenin hangi bölümünde nöbette olmamı istersin? diye sordu. O da:
- Gecenini ilk bölümünde benim yerime sen bakıver, dedi.
Bu karardan sonra Muhacir, kendi nöbeti gelinceye kadar arkadaşının yanına uzanıverdi. Nöbetteki Ensar da, vaktin değerlendirmek için gece namazına durdu.

Meğer karısı öldürülen müşrik herif de, o sırada yakınlardaydı. Namazda duran adamı farketti ve onun nöbette olduğunu anladı. Bir ok atıp sapladı ve atmaya devam etti. Nöbetçi sahabi üçüncü okla ağır yaralanmıştı. Derhal rükû ve secdeleri yapıp namazının tamamladı ve arkadaşını uyardı:
- Kalk artık kalk! Ben yaralandım arkadaş, hareketten kesildim!..
Arkadaşı yerinden fırlayınca, okçu müşrik de korkup uzaklaştı. Yaralı arkadaşının durumunu gören Muhacir hayretle sordu:
- Fesubhanallah! Sana ilk ok atılanca beni uyandırsaydın ya!
- Okumakta olduğum bir surenin ortalarında idim. Onu kesmek istemedim. Eğer Rasulullah'ın bize verdiği nöbetçiliğe zarar gelmeyecek olsaydı, canım çıkasıya okuduğum sureyi kesmezdim.

.]]
http://hikaye.defter.us/namazda-vurulmak/
Dünayada cennete İlk Giren Kim olabilir İbretlik Hikayeler [CDATA[GÜNLERDEN BİRGÜN HZ.MUHAMMET S.A.V İN KIZI HZ FATMA BABASINA SORAR BABA DÜNYADA İLK ÖNCE CENNETE GİRECEK İNSAN KİMDİR.HZ MUHAMET S.A.V ŞÖYLE BUYURUR BİZİM AŞAĞIDAKİ MAHALEDE FALAN SOKAKTA BİRİ OTURUYOR İŞTE İLK CENNETE GİRECEK İNSAN O DUR DİYOR. HZ FATMA MERAK EDER BABASININ TARİF ETİĞİ YERE GİDER VE KAPIYI ÇALAR KAPININ ARKASINDA ÇOK YAŞLI BİR BAYAN SESİYLE KİM O DER HZ FATMA DA BEN FATMAYIM HZ MUHAMMDİN KIZI FATMA YAŞLI KADIN ÜZÜLEREK ŞÖYLE BUYURUR EY FATMA SENDEN BEN AFETMENİ DİLİYECEM AMA EŞİMİN HABERİ OLMADAN SENİ İÇERİ ALAMIYACAM BEN BUGÜN ONDAN İZİN ALAYIM YARIN GELİRİSİNİZ HZ FATMA GERİ GİDER VE ÇOK ŞAŞIRIR ÖTEKİ GÜN BİRDA GİDER BUSEFER YANINDA ÇOCUKLARI HZ HASAN İLE HZ HÜSEİNİDE GÜTÜRÜR.VE YİNE KAPIYI ÇALAR GENE AYNI BAYAN KİM O DİYE SORAR VE KAPIYI AÇMAZ HZ FATMA BENİM DER YAŞLI BAYAN SORAR YANINDAKİLER KİM HZ FATMA ÇOCUKLARIMDER YAŞLI BAYANDA KUSURUMA BAKMA EY FATMA BEN EŞİME SADECE SENİN İÇİN İZİN ALMIŞTIM ÇOCUKLARINDAN HABERİM YOKTU SENDAHA SONRA YİNE GEL BEN BUSEFER ÇOCUKLARIN İÇİNDE İZİN ALIRIM YAŞLI BAYAN KAPIYI GENE AÇMAZ.ÖTEKİ GÜN HZ FATMA GENE O KAPIYI ÇALAR YAŞLI BAYAN KAPIDA YİNE SORAR KİM O DİYE HZ FATMA BENİMDER VE KAPI AÇILIR SONUNDA.HZ FATMA ÇOK ŞAŞIRMIŞ ÇÜNKÜ YAŞLI DİYE DÜŞÜNDÜĞÜ BAYAN MEĞERSE ÇOK GENÇ VE GÜZEL BİR BAYNMIŞ HZ FATMA SORAR PEKİ O YAŞLI KADIN NERDE DİYE GENÇ BAYAN AĞZINDAN BİR TAŞ ÇIKARTARAK O YAŞLI BAYAN BENİM PEKİ NEDEN O TAŞIN AĞZINDA OLDUĞUNU SORAR GEN BAYAN YOLDAN GEÇENLER SESİMİ DUYUP GÜNAHA GİRMESİNLER DİYE İŞTE BU BAYAN CENNETE İLK GİRECEK İNSANDIR.ÇÜNKÜ KOCASINA SADIK VE DİNDAR BİR EV HANIMIDIR BUNLARI ÖRNEK ALALIM LÜTFEN ALLAHA EMANET OLUN
.]]
http://hikaye.defter.us/dunayada-cennete-ilk-giren-kim-olabilir/
Cami ve Kilise Yaşanmış Hikayeler [CDATA[Hazreti Fatih Istanbul'u fethettikten sonra, Avrupada fütuhata devam ediyordu. Bir seferinde Sirbistan hududuna gelmis ve Sirbistan'in fethi artik an meselesi idi. Sirp Krali Brankoviç bir yanda Macaristan bir yanda da Türkler oldugu için arada zor durumda kalmisti. Her iki büyük devletten birine siginmak, ondan yardim istemek düsüncesiyle, her iki tarafa da elçiler gönderdi.

"Sirbistan elinize geçer ve burayi fethederseniz nasil muamele edeceksiniz?" diye fikirlerini ögrenmek istedi.

Sirplilar ortodoks mezhebine mensup olduklarindan, katolik Macar Krali Hünyad tarafindan su cevabi aldi:

- Eger Sirbistan bizim elimize geçer ve biz oralari istilâ edersek, bütün Sirplilari katolik edinceye kadar mücadele ederiz ve bütün kiliseleri yikar, yerlerine katolik kilisesi insa ederiz...

Fatih Sultan Mehmet Hazretlerine giden elçi su cevapla dönmüstü:

- Biz Sirbistan'i alirsak, Islâmiyetin Allah indinde tek din oldugunu ilân ederiz. Ve bu arada hiç kimseyi, kendi dininden dönmeye zorlamayiz. Isteyen eski dininin icabi olan kiliseye gider, isteyen Allah indinde tek din olan Islâmiyeti seçer, dünya ve ahiret selâmetine kavusur.....]]
http://hikaye.defter.us/cami-ve-kilise/
Rızık Hikayesini Okuyun Yaşanmış Hikayeler [CDATA[Adamin biri Hazreti Seyh Siblî'ye gelip:

— Efendim, bakmakla yükümlü oldugum aile efradim çok fazla, geçim sikintisi içindeyim, bana bir çikar yol göster, dedi. Imam-i Siblî söyle bir yol tarif etti:

— Hemen eve git, kimin rizkini sana bagli görüyorsan kapi disari et, kimin rizkini da Allah'a havale ediyorsan evinde onlar kalsin. Evde kalanlarin rizkini Allah'a bagli gördügüne göre bakmaya mecbur degilsin, senin bakmakla yükümlü olduklarini da disari attigina göre mesele kalmamistir, buyurdu.CEHENEMDEN KORKANI ALLAH KORUR....]]
http://hikaye.defter.us/rizik-hikayesini-okuyun/
İşte bir Gencin Tövbesi Yaşanmış Hikayeler [CDATA[Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip

"(Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarimizdan biri vefât etti. Git onun isini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun isini görür) buyurdu.

Hazret-i Musa, emir olundugu mahalleye gitti.

Oradakilere:

- Bu gece, burada, Allahü teâlânin dostlarindan biri vefât etti mi? diye sorunca:

- Ey Allahin peygamberi! Allahü teâlânin dostlarindan hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanini kötülüklerle geçiren fâsik bir genç öldü. Fiskinin çoklugundan, hiç kimse onu defnetmeye yanasmiyor, dediler.

Musa aleyhisselâm:

- Ben onu ariyorum, buyurdu. Gösterdiler.

Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabaklari olup, Allahü teâlânin rahmet ve lütfunu saçiyorlardi.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti:

- Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o''Benim dostumdur.'' Insanlar ise fâsik olduguna sahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?

Allahü Teâlâ:

(Ey Musa! Insanlarin onun için fâsik demeleri dogrudur. Ama, günahindan haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, topraga yuvarlandi ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sigindi. Ben ki, Allah'im! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhin ümitsizlik kapisi olmadigi anlasilsin!) buyurdu....]]
http://hikaye.defter.us/iste-bir-gencin-tovbesi/
Niçin Gülümsedigimi Biliyormusunuz Peygamber Efendimiz [CDATA[Resûlüllah (s.a.v.) ile ashabi ile beraber bulunuyordu, bir ara gülümseyerek:

- Niçin gülümsedigimi biliyor musunuz? diye sordular. Bizler, 'hayir' deyince, Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki:

- Kulun, Rabb'ine karsi kendisini müdâfaasindan ve Allah ile aralarinda geçen (su) konusmadan ötürü gülümsüyorum.

Kul der ki:

- Sen, dünyada beni zulümden korumadin mi?

Allah Teâlâ:

- Evet, buyurur. Kul:

- O halde ben de yabanci sâhidi kabul etmiyorum. Bana, benden sâhit istiyorum, deyince Allah Teâlâ:

- Peki, senin hesâbini kendi a'zâlarin görsün ve Kirâmen Kâtibîn de sâhit olsun, buyurur ve dili susturularak, a'zâlarina, 'Konusun' denir. A'zâlar da teker teker yaptiklarini haber verirler. Sonra dili açilir. Adam a'zâlarina, 'Basimdan def'olun, ben sizi korumak için ugrasiyorum, siz ise yaptiklarinizi söylüyorsunuz' der....
.]]
http://hikaye.defter.us/-nicin-gulumsedigimi-biliyormusunuz/
Melekler yakadı mı ? Yaşanmış Hikayeler [CDATA[Eshâb-i kirâmdan Hanzala hazretlerinin henüz yeni evlendigi günün gecesiydi. Sevgili Peygamberimiz, eshâbini toplayarak islâma saldirmak ve yok etmek için bütün savas hazirliklarini tamamlayan Mekkeli müsriklere karsi harp yapilmasi kararini vermislerdi. Harbe katilacak sahâbiler tek tek evinden çagirildi. Harp haberini duyuran haberci, Hanzala'nin evine ugradi. Bu karar ve resûlullah Efendimizin emri ona da ulasti. Emri duyan Hanzala, boy abdesti alma firsatini bulmadan Uhud'a gitmek üzere hemen sahâbenin arkasindan kosmaya basladi ve eshâbinin arasina katildi.

Harp sona erince Müslümanlar Medine'ye dönmeye basladilar. Harbe istirak edenlerin yakinlari acaba bizden geriye dönen olacak mi heyecani içerisinde yollara siralanmislardi. Bunlarin arasinda henüz bir günlük evli olup, gece yarisi sevgili peygamberimizin emrine uyarak harbe giden ve sehitlik serbeti içen hazreti Hanzala'nin dul hanimi da vardi.Herkes büyük bir heyecanla harpten dönenlere yakinlarini soruyor, fakat hiç kimse kimseye cevap vermiyordu. Ancak sorulan sorulari sevgili peygamberimiz''aleyhisselâm'' cevapliyordu. En son olarak soru sorma sirasi, sehit olan Hanzala'nin hanimina gelmisti. Resûlullah Efendimize yaklasarak:

- Ey! Allahin Resûlu! Hanzala nerede, demesi üzerine sevgili peygamberimiz cevabinda:

- "Hanzala sehit oldu", buyurdu.

Bunun üzerine Hanzala'nin hanimi:

- Yâ Resûlullah, su anda söylecegim bir aile sirridir. Sizler de biliyorsunuz ki, kocamla daha henüz ilk evlendigimiz geceydi. Kocam Hanzala, sizin mübârek emrinize uyarak boy abdestini alamadan harbe katildi. Bildiginiz gibi sehit oldu. Bu sebeple, emir veriniz de kocami bulsunlar ve yikasinlar, dedi. Bunun üzerine sevgili peygamberimiz yari hüzünlü bir sekilde (sen Hanzala için hiç merak etme! Ben Hanzala'yi rahmet sulari ile melekler tarafindan yikanirken gördüm) buyurdu.Bunun üzerine bütün sahâbiler Uhud yolunu tuttu ve herkes Hanzala'yi aramaya basladi. Daha sonra sahâbiler Hanzala'nin henüz vücûdu kurumamis ve islak bir sekilde buldular.

Sevgili peygamberimizin müjdesini bizzat gözleriyle gördüler. Bunun için O'na ''Gasilül- melâike'' yani (Meleklerin gusül ettirdigi Hanzala'' denir. Bu evlilikten Eshâbin büyüklerinden hazret-i Abdullah dünyaya geldi...
.]]
http://hikaye.defter.us/melekler-yakadi-mi-/
Ezani Saygi duyun Sahabe-i Kiram [CDATA[mekkede hatice adinda bir kadin çok zenginmis.ayrica çok iyi biriymis.bu kadin çöllerin yesermesi için ALLAH'in rizasini kazanmak ve cennete girmek amaciyla mekkeden medineye agaç diktirmis.birçok kimsenin hayir dualarini almis.bu kadin öldügünde mekkenin evliyalarindan bir zaat onun cennete mi cehenneme mi girecegini görmek istemis. cennette büyük bir derece kazanmis oldugunu görünce bunun sebebinin ALLAH rizasi için mekkeden medineye agaç diktirmesinden mi oldugunu sormus.hatice ona hayir ben agaç diktirdigimde herkesin dilinde idim ve kendimce çok övündüm.ALLAH bana zerre kadar sevap vermedi demis.bunun üzerine evliya neden bu kadar derecesinin yüksek oldugunu sorunca hatice ben ezan okundugunda bütün isimi birakir,sadece ezan dinlerdim bu ezana saygimdan dolayi büyük derece sahibi oldum demis....]] http://hikaye.defter.us/ezani-saygi-duyun/ Tesettürlüyüm Çünkü Serbest Kürsü [CDATA[Tesettürlüyüm Çünkü

Allah’ı hatırlamak ve hatırlatmak için

Yaratılış gayemin gereği

Özel olduğum için Özel hissettiğim için İnsanların gözünde değil Rabbimin nazarında özel olduğum için Kulluğumun gereği Rabbimin Rızasını kazanmak için


Tesettürlüyüm çünkü;

Tesettürlüyken daha rahat olduğum için Dışarıda kendimi en rahat hissedebileceğim giyim şekli olduğu için Allah rızası için Birtakım kötü gözlerden koruduğu için

Tesettürlü bir insan dış görünüşüyle değil de kişiliği ve ahlakıyla davranışlarıyla düşünceleriyle ön planda olduğu için

Tesettürlüyüm çünkü ;

Buna verilecek en iyi cevabım: İnancımın kanıtlarından biri TESETTÜRÜM

İnanıyorum; emri başım üstünde her varlığa sevgi duyuyorum her varlık O na çıkıyor O nu seviyorum

Tesettürlüyüm çünkü;

Rabbim bize ziynet değerinde bakıyor ve ben bu ziyneti en iyi şekilde muhafaza etmek istiyorum

Tesettürlüyüm çünkü;

Kadınlık vasfıyla değilinsan vasfıyla hayatta ilerlemek istiyorum

Tesettürlüyüm çünkü;

Ehli imana zarar vermek istemiyorum

Tesettürlüyüm çünkü;

Tesettürün en baş vasfı Başörtüsünü ilk önce kalbimde sonra kafamda taşıyorum

Tesettürlüyüm çünkü;

İslam’ı yaşamayı kolaylaştırıyor hayatımın her safhasına yaymamı sağlıyor

Tesettürlüyüm çünkü;

Bana Rabbimi hatırlatıyor ve hatırlatanlardan olmak istiyorum

Tesettürlüyüm çünkü ;

”KULUM” DİYE YADEDİLENLERDEN OLMAK İSTİYORUM


Tesettürlüyüm çünkü;

Hürüm ben Tesettürüm sayesinde namahremim saygı duruşuna geçmek zorunda (öyle bir temsil etmeliyim ki bu olmak zorunda)


Tesettürlüyüm çünkü;

HAKK böyle istiyor Hakk istedi mi şek yok şüphe yok koşul yok şart yok

Tesettürlüyüm;

Çünkü hürüm ben Budur sebebi örtümü başımda taşırken gözlerimin ışıması Gurur addetmeyiniz


Tesettürlüyüm çünkü ;

DEĞERLİYİM!!


Tesettürlüyüm Çünkü

Allah’a İtaat Ediyorum


Tesettürlüyüm…

Çünkü Allah’a Teslim oldum…O’nun Aşkıyla Yaşıyorum…


.]]
http://hikaye.defter.us/tesetturluyum-cunku/
Zehir.... Serbest Kürsü [CDATA[Cocugunuza zehirli yemek yedirir misiniz?
Maalesef genellikle cocuk yetistirmeyi, cocuklarin karnini doyurmak, kiyafetlerini almak, okul ihtiyaclarini karsilamak, dershane taksitlerini odemek zannediyoruz.
Maalesef bazi anne babalar cocuklarinin hangi yemegi yiyip yemeyecegi ile ilgilendikleri kadar hangi filmi izleyip izlemeyecekleriyle ilgilenmez oldular.
Yemek cocugunuzun sadece midesini kirletir. Cok agir degilse yedikleri, ya birkac gun hasta yatar, ya da midesi yikanir.
Her gun zehirli filmlerle ruhu kirlenen cocuklarin ne hale geldigini gormek zorundayiz.
"Zehirsiz film var mi ki?" diye dusunmeyin! Evet, maalesef zehirsiz film sayisi cok az.
Bence asil sorunumuz, cocuklari zehirlerden korumayi basaramamis olmak degil. Kendimizi bu zehirlerden koruyamiyoruz ki, cocuklari nasil koruyalim?
Kendini kurtaramayan baskasini kurtaramaz.
Kendini koruyamayan baskasini koruyamaz.

Soylesem "soz" olur, soylemesem icimde "koz" olur…
Takip ettigi dizinin bir sonraki bolumunu kacirmamak icin aceleyle sofrayi toplayip, kumanda elinde televizyonun basina gecen annelerin cocuklarindan sikayetci olmaya hakki var mi?
Tuttugu futbol takimin tum futbolcularini, yedekleriyle birlikte ezbere bildigi halde, oglunun bir tane arkadasini tanimayan babanin, oglundan surekli sikâyetci olmaya hakki var mi?
Vucudum bozulmasin diye cocugunu emzirmeyen annelere soyleyecek fazla bir sey bulamiyorum! Bedeninden bir parca olan, cigerparem diye tanimladigimiz oz evladini bile doyasiya bagrina basma duygusunu kaybetmis birisine ne diyebilirsiniz ki? Bana bir tane "hayvan" gosterin "vucudum bozulmasin" diye evladini baskalarina teslim eden. Ben duymadim. Biliyorum, bu cumle biraz agir oldu ama icimden geldigi gibi yazmasam icimde "koz" olacak.

Kendimizi doyurmadan baskalarini doyurmayacagimiz gercegini anlamak zorundayiz.
Kendisi okumayan baskasina okuma emrini verirken ne kadar etkili olur.
Kendini egitmeyen baskasini egitirken zorlanmaz mi?
Hani hep biz buyukler genclerden ve cocuklardan sikayetci oluruz ya! Adamin biri is guc sahibi olamamis olan ogluna "Sultan Fatih senin yasindayken Istanbul’u fethetti!" deyince, hazir cevap delikanli "Fatih’in babasi senin yasindayken devlet yonetiyordu!" demis.
Anne babalar cocuklarimizi ellerimizle zehirlemeyelim!
Ne bu dunyada ne de oteki dunyada bunun hesabini veremeyiz!


.]]
http://hikaye.defter.us/zehir/
Şüphesi Olan Okusun Serbest Kürsü [CDATA[Adamın biri her zaman olduğu gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti.
Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.
Değişik konuşar üzerinde konuştular.
Birden ALLAH ile ilgili konu açıldı...
Berber:"Bak adamım.ben senin söylediğin gibi ALLAH'ın varlığına inanmıyorum."
Adam:"Peki neden böyle diyorsun?"
Berber:"Bunu açıklamak çok kolay.Lütfen bana söyler misin ,eğer ALLAH varolsaydı,
bu kadar çok sorunlu,sıkıntılı,hasta insan olur muydu,
terkedilmiş çocuklar olur muydu?ALLAH olsaydı,
kimse acı çektirmez,birbirini üzmezdi.
ALLAH olsaydı bunlara izin vereceğini sanmıyorum."
Adam bir an durdu ve düşündü.Ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi.Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı.
Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü.Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki
traş olmayalı uzun süre geçmişti.Adam berberin dükkanına geri döndü.
Adam:"Biliyor musun ne var,bence berber diye bir şey yok."
Berber:"Bu nasıl olabilir ki?Ben burdayım ve bir berberim."
Adam:"Hayır yok,çünkü olsaydı caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı."
Berber:"Hmmm,berber diye bir şey var ama o insanlar bana gelmiyorsa ben ne yapabilirim ki?"
Adam:"Kesinlikle doğru!Püf noktası bu!ALLAH var ve insanlar ona gitmiyorsa,
bu gitmeyenlerin tercihi.İşte dünyada bu kadar çok acı ve kederin olmasının nedeni."


.]]
http://hikaye.defter.us/suphesi-olan-okusun/
Zalimler için Yasasin Cehennem!!! Serbest Kürsü [CDATA[Zalimler için yaşasın cehennem
Dünya zevkleri nedir hiç bilmem ben
Üstüme gelse bütün bir dünya
Rahman'ın yolundan dönmem ben

Saçlarım kadar başım olsa
Hak yoluna olsun feda

Faniyim fani olanı istemem
Acizim aciz olanı istemem
Ruhumu Rahman'a teslim ettim ben
Gayri başkasını asla istemem

Şeytanın bin bir hilesi varsa
Müminin de feraseti vardır
İstikbal-i inkibat içinde
En gür seda islamın olacaktir


.]]
http://hikaye.defter.us/zalimler-icin-yasasin-cehennem/
Allah Rizasi için Ön Yargili Olmayalim Serbest Kürsü [CDATA[Uzaklarda bir köyde, kocası, çocugu doğmadan ölmüş…
Tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak buldugu bir gelinciği evinde beslemeye başlar.
Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır.
Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar.Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır.
Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır.
Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür.
Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırırr ve oracıkta öldürür hayvanı…
Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur.Anne odaya yönelir ;
Ve odada beslediği beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

Einsteinin bir sözü vardır;
" İnsanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor. "


.]]
http://hikaye.defter.us/allah-rizasi-icin-on-yargili-olmayalim/
Bir Dakikanizi Ayira Bilirmisiniz? Serbest Kürsü [CDATA[bir dakikanızı ayırabilir misiniz???

1 dakikada 5 defa Fatiha suresini seri bir şekilde okuyabilirsin.Fatih a suresini bir defa okumak 1400 sevaptır.5 defa okununca bir dakikada 7000 sevap elde edebilirsin.

- 1 dakikada on defa ihlas suresini okuyabilirsin 10defa ihlas suresi 3 kuran hatmine bedel sevap kazandırır.
Hergün bir dakikanı ihlas suresine ayarsan ayda 300 defa senede 3600defa ihlas okumuş olursun. Bu da 1200 hatme bedel olur.

- Yüzüne bir dakikada ALLAHın kitabından bir sahife okuyabilirsin.
- 1 dakikada kısa bir hadis kısa bır ayet ezberleyebilirsin.
- 1 dakikada 30 defa kelimeyi tevhid getirebilirsin.
- 1 dakikada 100 defa sübhanallahi ve bihamdihi dersin. Denizlerin köpüğü kadar günah da olsa bağışlanır.
- 1 dakikada 40 defa La havle dersin cennet hazinelerinden 40 hazine elde etmiş olursun.
- 1 dakikada 60 defa Esteğfirullah el azim dersin bağış ve affa nail olursun.
- 1 dakikada 25 defa salatu selam söylersin 250 sevabı 250 bagış ve 250 dereceye nail olursun. Şefaati Mustafa;ya s.a.v nail olursun.
- 1 dakikada dua tefekkür tezekkür kalbini inceleyen taatlerle olursun. Kalbin 1 dakikada ameli yerine göre ömre bedel olur.

Hayattan bir dakika ne kadar kıymetli oysa biz hayatımızı harapzayi etmişiz.


.]]
http://hikaye.defter.us/bir-dakikanizi-ayira-bilirmisiniz/
Efendimizi (S.A.V.) böyle sevdiler.. Peygamber Efendimiz [CDATA[

Hicretin dördüncü yılıydı. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) on Sahâbîye önemli bir görev verdi. Medine’den uzaktaki bazı kabilelere İslâmiyet’i öğreteceklerdi.

Kafile birgün yola çıktı. Zeyd ibni Desine ve Hubeyb ibni Adî de aralarındaydı.

Recî suyu denilen yerde, İslâmiyet’in yayılmasını istemeyen 100 kâfir onlara pusu kurdu. Hepsi de çok iyi okçuydu.

Müthiş bir çarpışma oldu. Sonunda Zeyd ile Hubeyb esir düştü. Diğerlerinin ruhu Cennete uçtu.

Bu İslâm düşmanları iki esiri Mekke’ye götürdüler.

Onları, Bedir Savaşında ölen yakınlarının intikamını almak isteyenlere sattılar.

Kâfirler, ellerini ve ayaklarını zincire vurdukları Zeyd ile Hubeyb’i ayrı ayrı yerlere hapsettiler.

Birgün Hubeyb’in elinde bir üzüm salkımı gördüler. Mevsim üzüm mevsimi değildi. Ona üzümü kim vermişti? Şaşıp kaldılar.

Yine de onları idam etmeye karar verdiler. Ten’im denilen yerde Mekke halkını topladılar.

Zeyd ile Hubeyb’e:

“Gelin,” dediler. “Dininizden dönün, sizi serbest bırakalım.” Ama onlar bu teklifi kabul etmediler.

İki şehit adayı idam edilmeden önce ikişer rek’ât namaz kıldılar.

Müşriklerin lideri Ebû Süfyan o günlerde daha Müslüman olmamıştı;

darağacının altındaki Zeyd’e yaklaştı:

“Allah aşkına söyle Zeyd!” dedi. “Şimdi sen çoluk çocuğunun yanında olsaydın, senin yerinde Muhammed bulunsaydı, seni idam edeceğimize onu öldürseydik ne iyi olurdu, değil mi?”

Zeyd İbni Desine, iman zevkinden yoksun bu adama hayretle ve acıyarak baktı:

“Sen ne diyorsun?” dedi. “Muhammed aleyhisselâm’ın (S.A.V.) burada olması şöyle dursun, onun şu anda bulunduğu yerde ayağına diken batmasına bile gönlüm razı olmaz.”

Ebû Süfyan hayretten donakaldı:

“Ben dünyada, Muhammed’in (S.A.V.) arkadaşlarının onu sevdiği kadar birbirini seven kimse görmedim” dedi.

Sonra kalkıp Hubeyb’in yanına gitti. Aynı şeyleri ona da söyledi. Ondan da aynı cevabı aldı.

Hubeyb’i çarmıha gerer gibi kuru bir ağaca bağlamışlardı. Ondan intikam almak isteyenler mızraklarını sıkı sıkı kavrarken Hubeyb’in ağzından şu sözler döküldü:

“Müslüman olarak öldükten sonra, ölüm şeklinin ne önemi var?”

Rabbim (c.c.) bizlerin kalplerine de; İki Cihan Serveri Alemlere Rahmet Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizin SEVGİSİNİ nakşetsin..!

.]]
http://hikaye.defter.us/efendimizi-sav-boyle-sevdiler-/
Hiç Boyle Dostunuz Oldumu Peygamber Efendimiz [CDATA[

Hiç Böyle Bir Dostunuz Oldu Mu?

Dâima düşünceliydi.

Susması konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı.

Dünya işleri için hiç kızmazdı.

Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı.

Kötü söz söylemezdi.

Affediciliği sever, kimseye kin tutmaz ve intikâm almazdı.

Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.


* * *

Kendisini üç şeyden alıkoymuştu:

1- Kimseyle çekişmezdi.

2- Çok konuşmazdı.

3- Boş şeylerle uğraşmazdı.

* * *
Kendinden bir şey uman kimseyi, umutsuzluğa düşürmezdi. Hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.

Hiç kimseyi; ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ne de ayıplardı.

Kimsenin kusurunu araştırmazdı. Kimseye, hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi. Yanında en son konuşanı, ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi.

Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse, O da güler; bir şeye hayret ederlerse, O da onlara uyarak hayret ederdi.

Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi.

Her zaman ağırbaşlıydı.

Konuşurken çevresindekileri âdeta kuşatırdı. Kelimeleri, parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı.

Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; ayaklarını yerden canlı bir şekilde kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükûnetle rahatça yürürdü.

Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi. Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak söyle demişti:

“– Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol!”

Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir hâlet içinde bulunurdu. Âdet üzere sarf edilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı.

Sıkıntılı hâllerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.

Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki, onlardan ayırt edilemezdi. Yemek seçmez, önüne ne konulursa yerdi.

Sâde kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.

Konuştukları esnada yüzünü muhatabından ayırmaz, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.

Sabahları evinden çıkarken şöyle derdi:

“– İlâhî, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım.”


Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşardı. Daha pek çok üstün vasfıyla;

O, Hazret-i MUHAMMED MUSTAFÂ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- idi!..

 

.]]
http://hikaye.defter.us/hic-boyle-dostunuz-oldumu/
Seytanlarin Toplantisi İbretlik Hikayeler [CDATA[SEYTANLARIN TOPLANTISI
> Iblis butun seytanlarla buyuk bir toplanti duzenlemis Ve onlara demis ki:
> 'Biz Muslumanlari camiye gitmekten alikoyamiyoruzOnlari Kur'an
> okumaktan ve dogru isler yapmaktan da alikoyamiyoruz Ayrica onlari
> surekli Allah'i ve Rasulu Muhammed'i dusunmekten de alikoyamiyoruzOnlarin Allah ile baglantilari cok guclu kiramiyoruz'
> 'Oyle ise birakin onlari camilere gitsinler birakin birlikteliklerini
> ve dayanismalarini surdursunlerFakat onlarin zamanlarini calin!!!
> Boylelikle onlar Allah'i ve Rasulu Muhammed'i dusunecek baglantilarini guclendirecek zaman bulamasinlar'
> 'Iste sizden istedigim bu' dedi iblis' Gun boyunca Allah'i dusunecek
> baglantilarini gelistirecek zamanlari olmasin onlari surekli mesgul edin'
> Seytanlar
> bagirdi: '
> Bunu nasil yapabiliriz ki?'
> 'Onlarin akillarini surekli kucuk detaylar ile mesgul edin' diye cevapladi
> iblis
> ' Onlari surekli harcamaya tesvik edin harcasinlar harcasinlar
> harcasinlar sonrada
> borclansinlar borclansinlar'
> 'Hanimlari uzun saatler evin disinda calismaya tesvik edin ayni zamanda
> erkekleri de haftada 6-7 gun gunde 10 - 12 saat calismaya tesvik edin
> Boylece onlarin kendilerine ve ailelerine ayiracak hic bos zamanlari
> kalmasin'
> 'Onlari cocuklari ile vakit gecirmekten alikoyunevde bile islerinin
> baskisini uzerlerinde
> hissetsinler Kafalarini oyle mesgul edin ki onlar onlari Allah ile
> birlikte olmaya cagiran kucuk sesleri bile duyamasinlar'
> 'Onlari surekli muzik dinlemeye tesvik edin evdeiste hatta araba
> surerken bile radyo teyp CD dinlesinler Evlerinde TV VCD CD ve Bilgisayar
> surekli acik olsun Hatta restoranlarda alisveris merkezlerinde bile
> surekli muzik calsin Bu
> onlarin akillarini surekli mesgul eder boylece Allah'i ve Rasulu
> Muhammed'i dusunecek hic vakitleri kalmaz'
> Masalarinda sehpalarinda surekli gazetelermagazinler olsun bunlardaki
> haberlerle 24 saat
> akillarini mesgul edin Hatta araba surerken zamanlarini
> calmak icin eklam panolarini kullanin'
> 'Onlarin mailbox'larini reklamlar sacma sapan mektuplar junk mailer
> siparis kataloglari ile
> doldurun ki temizlemek icin zaman harcasinlar'
> 'Guzel cekici modellerin resimlerinin magazinlerin
> kapaklarinda TV ekranlarinda surekli gorunmesini saglayin ki erkekler
> gercek guzelligin bu
> olduguna ve de dis guzelligin cok onemli olduguna inansinlar zamanla
> karilarini begenmez olsunlar'
> 'Hanimlarin cok yorgun olmalarini saglayin oyle ki kocalarina sevgilerini
> gosteremesinler Surekli baslari agrisin Eger kocalarina sevgilerini ve
> ilgilerini
> gosteremezlerse onlar da mutlulugu disarida baska yerlerde aramaya
> baslasinlar'
> Bu da ailelerin daha cabuk dagilmasina sebep olur'
> 'Onlara anlamsiz sacma hikayelerle dolu kitaplar verin ki
> çocuklarina yasamin gercek anlamini ve imani anlatacak yerde onlari
> okusunlar'
> Onlari cok mesgul edin ki disariya cikip dogayi inceleyip Allah'in
> yarattiklarindan ders almalarina engel olunDoganin
> mukemmelliginiyaratilisin ne
> kadar mukemmel oldugunu anlayamasinlar
> Onlari kapali alanlara oyunlara konserlere sinemalara gitmeleri icin
> tesvik edin ki doga ile birlikte olmaya vakit bulamasinlar '
> Onlari surekli mesgul edin 'Eger olur da kendi gibi dusunen
> arkadaslariyla bir araya gelirlerse
> onlari dedikodu etmeye tesvik edin Oyle seyler konusmalarini saglayin ki
> aralarinda
> ihtilaf ciksin ve ayrilirlarken darginliklar olsun'
> "Hayatlarinin o kadar guzel ve mukemmel olmasini saglayin ki Allah'i ve
> O'nun gucunu dusunecek durumda olmasinlar Her seyi kendilerinin elde
> ettigine ve
> de kendi gucleri ile bu mukemmel hayata sahip olduklarina inansinlar
> Sagliklarina ve elde ettikleri
> nimetlere sukretmek ihtiyaci duymasinlar
> Iste buyuk plan bu Seytanlar Muslumanlari her yerde mesgul etmeye
> telasla kosusturmaya calisiyorlar Oyle ki Allah'i dusunecek hatta>
> ailelerine ayiracak kucucuk zamanlari dahi kalmasin
> Diger Muslumanlar ile Allah'in gucunu Onun Rasulu Muhammed'i konusacak
> zamanlari kalmasin


> Peki sizce seytan bu gorevinde basarili oluyor mu ? Siz karar verin
.]]
http://hikaye.defter.us/seytanlarin-toplantisi/
Caffar Bin Ebi Talip Sahabe-i Kiram [CDATA[Cafer Bin Ebi Talib (r.a)


Hz. Peygamber'in amcası Ebû Tâlib'in oğlu. Ebû Tâlib'in Tâlib, Akîl, Câ'fer ve en küçükleri Hz. Ali olmak üzere dört oğlu vardı. Hz. Câfer, Rasûlullah (s.a.s) daha Erkam'ın evine girip İslâm'ı yaymaya başlamadan önce müslüman olmuş; ikinci Hicret kâfilesine katılarak hanımı Esma binti Üveys ile birlikte Habeşistan'a hicret etmişti. (İbn Sad, Tabakât, Beyrut, 1376/1957, IV, 34; İbn Abdilber, el-İstiâb, Kahire (t-y), I, 242).

Habeş muhacirlerinin sayısı sekseniki erkek ve on kadına ulaştı. Daha sonra bunlardan otuzdokuz kadarı, bazı Kureyş büyüklerinin İslâm'a girdiği haberi üzerine Mekke'ye geri döndü. Fakat bu haberin asılsızlığı ortaya çıkınca, bazıları gizlice bazıları da Mekkeli müşrik akrabalarının himayesi altında, Mekke'ye girebildiler. (İbn İshak, es-Sîre, Mısır 1355/1936, II, 3-10).

Kureyş müşrikleri, muhacirleri Habeşistan'dan geri çevirmek üzere Abdullah b. Ebi Rabîa ile Amr b. el-Âs'ı değerli hediyelerle Habeşistan'a gönderdiler. Elçiler Habeş Necâşîsi nezdinde müslümanları kötüleyince, Câ'fer b. Ebi Talib müslümanların temsilcisi olarak konuştu ve müşriklere üç soru sorulmasını istedi:

1) Biz Kureyş'in köleleri miyiz? 2) Mekke'de bir cinayet mi işledik ki, zorla iade edilmemizi istiyorlar? 3) Mekke'de mal gasbettik de, üzerimizde başkalarının hakları mı vardır?

Kureyş elçileri bütün bu sorulara olumsuz cevap verdiler. Ancak, puta tapmayı bırakıp İslâm dinine girmelerinin suç olduğunu bildirdiler. Bunun üzerine Necaşî, Câ'fer'e İslâm dini ile ilgili sorular sordu. Hz. Câ'fer, İslâm'ın getirdiği iman, ahlâk ve fazilet esaslarından söz etti. Necaşî'nin isteği üzerine Meryem Suresi'nin* baş tarafından okumaya başladı. Ankebut* ve Rûm* surelerini de okudu. Bu sırada Necaşî'nin gözlerinden yaşlar akıyordu. İstek devam edince, Hz Câfer Kehf* sûresini okudu. Necaşî, kendisini tutamayarak 'Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran bir nûrdur ki, Mûsa da, İsa da aynı mesajla gelmiştir.' dedi. Hz. Muhammed'in bir peygamber olduğuna kanaat getirdi. Bunu açıkladı ve Müslümanları himaye etti (İbn İshak, es-Sîre, I, 356-362; Ahmet b. Hanbel, H. no:1740, 4400; İbnû'l Esir el-Kâmil, Mısır 1301, II, 37-38; İbn Haldun, Tarih, Mısır 1355/1936, II, 178; İbn Kayyim, Zâdü'l Meâd, Mısır (t.y), I, 301 ).

Câ'fer b. Ebi Tâlib ve arkadaşları hicretin yedinci yılında Habeşistan'dan Medine'ye döndüler. Bu sırada Hz. Peygamber Hayber gazvesinde bulunuyordu. Hayber ganimetlerinden Habeşistan'dan gelenlere de pay verildi (Buhârî, Sahîh, İstanbul 1329, V, 80; Müslim, Sahîh, (Nşr. M. F. Abdülbâki), 1375/1956, IV, 1946).

Hz. Câ'fer, Hicret'in sekizinci yılında vuku bulan Mute gazvesine katıldı ve orada şehit düştü. Mûte, Şam'a yakın bir köy olup, halkı Gassanîlerden ve Rumlar'dan oluşuyordu. Hz. Peygamber, Hâris b. Umeyr'i Şam'a, Gassânî hükümdarına elçi olarak göndermişti. Mûte'den geçerken, vali Şurahbil b. Amr tarafından yakalandı ve Hz. Muhammed'in elçisi olduğu anlaşılınca da şehit edildi. Hz. Peygamber olaya çok üzüldü. Düşmana karşı bir ordu hazırlanmasını istedi. Üç bin kişilik bir ordu hazırlandı. ALLAH Rasûlü öğle namazından sonra, orduya Zeyd b. Hârise'yi komutan tayin ettiğini o şehit olursa yerine Câ'fer b. Ebi Tâlib'in, o da şehit olursa yerine Abdullah b. Revâha'nın geçmesini bildirdi. (İbn Sa'd, Tabakât, II, 128; İbn İshak, es-Sîre, IV, 15) Düşman hristiyan Arap ve Rumlardan oluşan büyük bir ordu toplamıştı. Ebû Hüreyre şöyle der: 'Mute savaşında ben de bulundum. Müşrikleri gördüğümüz zaman onların sayı, silâh, at, atlas, ipek, altın vb. bakımından bizimle karşılaştırılamayacak, karşılarında durulamıyacak derecede olduklarını gördük. Gözüm kamaştı. Çarpışma başlayınca, baş kumandan Zeyd b. Hârise, Hz. Peygamber'in sancağını elinde tutarak ilerledi. Vücudu Rumlar'ın mızraklarıyla delik deşik oluncaya kadar çarpıştı ve sonunda şehit oldu.' (İbn İshak, es-Sire, IV,19- 20; İbnü'l Esir, el-Kâmil, II, 236).

Zeyd b. Hârise şehit düşünce, Câ'fer b. Ebi Talib sancağı aldı. Zırhını giyerek atına bindi. Düşmanın ortalarına kadar ilerledi. Kurtulamayacağını anlayınca, önce attan inerek, atını düşmanın yararlanamaması için saf dışı etti. O düşmanla çarpışırken, 'Cennet de, ona yaklaşmak da ne güzeldir. Onun şerbetleri tatlı ve soğuktur' diye mırıldanıyordu. Bu sırada düşman tarafından vurulup, bir eli kesildi. Sancağı diğer eline aldı. O da vurulup kesilince, sancağı koltuğunun altına kıstırdı. Aldığı yaralarla yere düştü ve şehit oldu.' (İbn İshak, es-Sîre, IV, 20; İbn Sa'd, Tabakât, IV, 38; Buhârî, Sahîh, V, 87).

Abdullah b. Ömer der ki: 'Câ'fer b. Ebi Tâlib'i şehitler arasında aradık. Bedeninde doksandan fazla mızrak, ok ve kılıç yarası bulduk.' (İbn Sa'd Tabakât, IV, 38; Buhârî, Sahih, V, 87) Hz. Cafer'in iki kolunun da kesilmesi üzerine, şehadetinden sonra Rasûlullah ona Cennet'te iki kanat takıldığını haber vererek şöyle buyurmuştur: 'Câfer'i, Cennet'te meleklerle birlikte uçarken gördüm.' (Tirmizî, Menâkıb, 69) Bundan sonra, kuş gibi kanatlanıp Cennet'te uçtuğu hadisle sabit olan Câ'fer'e 'çok uçan Câfer' anlamında 'Câfer-i Tayyâr' lâkabı verilmiştir.
.]]
http://hikaye.defter.us/caffar-bin-ebi-talip/
Abbas Ibn-i Abdulmuttalip Sahabe-i Kiram [CDATA[Abbas Ibn-i Abdulmuttalip (r.a)


Hz. Peygamber'in amcası. Künyesi Ebu'l-Fazl. Babası Abdulmuttalib, annesi Nuteyle'dir. Abbas Rasûlullah'tan bir iki yaş büyüktü.

Abbas, çocukluğunda kaybolmuştu. Annesi onu bulunca Kâbe'nin örtülerini ipeklilerle yenilemişti. Rasûlullah çocukken annesi ölünce dedesi Abdulmuttalib'in himayesine geçtikten sonra Abbas'la çocuklukları beraber geçti. Gençliğinde Hz. Abbas ticaretle uğraşıp, zengin oldu. Araplar arasında Kâbe'ye hizmet büyük bir şeref sayılırdı. Kâbe hizmetleri Kureyş'in ileri gelenleri arasında bölüşülmüştü. Hz. Abbas da sikâye* görevini yapıyordu. Hac günlerinde Abbas ile kardeşleri Zemzem kuyusundan su çekerek hacılara dağıtırlardı. Hz. Abbas su dağıtma görevini İslâm'dan sonra da sürdürdü. Peygamberimiz Veda Haccı'nda Zemzem kuyusunun başına gelip Hz. Abbas'tan su istemiştir.

Hz. Abbas, Peygamberimiz (s.a.s.) İslâm'ı yaymaya başladığında tarafsız bir tavır takınmıştı. Ne iman etmiş, ne de karşı koymuştu. Hatta kabul etmemesine rağmen İslâm davetinde Hz. Peygamber'e yardımcı olmuştur. Medineliler Akabe'de Hz. Peygamber'e bey'at ettiklerinde Hz. Abbas da orada bulunmuştu. Bey'at sırasında Rasûlullah'ın elini tutmuş, Medinelilerle bey'atin gerçekleşmesinde önemli bir rol oynamıştır. Hz. Abbas, müslüman görünmese de, ticârî ve idârî nüfûzundan Hz. Peygamber'i yararlandırmıştır. Öte yandan hanımı Ümmü'l Fazl ise, ilk müslümanlardandır. Müşrikler Bedir'e giderken zorla Hz. Abbas'ı da götürdüler. Hz. Abbas'ın kerhen müşriklerle Bedir savaşına katılması üzerine Rasûlullah şöyle dedi:

'Abbas'a her kim rastgelirse sakın öldürmesin. O, müşriklerin zoru ile yurdundan gönülsüz çıkmıştır.' Fakat Hz. Abbas, Bedir'de esir düştü ve Rasûlullah'ın huzuruna çıkarıldı. Rasûlullah ona kendisi, kardeşleri ve müttefiki olan Utbe b. Amr için fidye vermesini söyledi. O ise yalnız kendisi için yüz, Akil için seksen ukiyye -takriben yedi bin dirhem-altın vermekle yetindi. Ötekiler kendi mallarından fidye verip kurtuldular. Abbas, fidyeleri verdikten sonra Rasûlullah'a şöyle dedi: 'Beni Kureyş'in fakiri dedirtecek hâle koydun. Hayatım boyunca ötekine berikine avuç açacak hâle getirdin.' Rasûlullah da cevaben: 'Peki Ümmü'l-Fazl'e emanet ettiğin mallar ne oldu? Buraya gelirken, 'Şayet kazaya uğrarsam işte bunları oğullarım Fazl, Abdullah ve Kusem için sakla, seni kendimden sonra zengin bırakıyorum' diyerek gösterip gömdüğün altınlar ne oldu?' buyurdu. Abbas şaşırdı ve 'Vallahi senin Rasûlullah olduğuna şehadet ederim. Bunu benden, bir de Ümmü'l- Fazl'dan başka hiçbir kimse bilmiyordu.' dedi ve o anda hemen iman etti. Daha sonra Hz. Abbas Mekke'ye döndü. Müslümanlığını gizledi ve Mekke'deki müslümanları korudu; Mekke ve müşriklerle ilgili Peygamberimize haberler yolluyordu. Hz. Abbas, Mekke'nin fethinden kısa bir süre önce Medine'ye hicret etti. Hatta yolda Mekke'yi fethe gelmekte olan Hz. Peygamber ile karşılaştığında Rasûlullah ona, 'Ben peygamberlerin sonuncusu, sen de muhacirlerin sonuncususun' demiştir. Abbas Mekke'nin fethinden sonra Peygamber'in yanında yer aldı; Huneyn'de İslâm ordusu dağılıp çok az kişi kalmışken Abbas, Peygamberimizin atının dizginlerini tutmuş ve çağrısıyla müslümanları çözülmekten kurtararak tekrar toplanmalarını sağlamış ve savaşın kazanılmasına sebep olmuştur. Böylelikle onun gür sesi sayesinde büyük bir bozgun önlenmiş oldu .

Hz. Peygamber, Vedâ Hutbesi'nde, 'fâizin her türlüsünün ayağı altında olduğunu ve ilk kaldırdığı fâizin amcası Abbas'a ait olan fâiz borçları olduğunu' söylemiştir. Hz. Abbas çok zengindi ve faizle borç para veriyor, yani tefecilik yapıyordu; ancak fâizin kaldırılmasından sonra bir daha fâiz alış-verişiyle uğraşmamıştır. Bizans seferlerinde müslüman orduların silah ve teçhizatının malı kaynağını da Hz. Abbas karşılamıştır.

Hz. Abbas'ı, Rasûlullah'ın vefatı sırasında hilâfet meselesiyle uğraşırken bulmanın anlamı, onun, halifeliğin Hâşimoğullarında kalmasını istediği şeklinde yorumlanabilir. Hz. Peygamber rahatsızlanınca Hz. Abbas, Hz. Ali'ye, 'Görmüyor musun? Rasûlullah vefât etmek üzeredir. Ben Abdulmuttalib oğullarının ölecekleri sırada yüzlerinin ne hâle geldiğini bilirim. Haydi ALLAH Rasûlü'nün yanına gidelim de halifeliği kime bırakacağını soralım. Bize bırakırsa bunu bilelim. Bizden başkasına bırakıyorsa kendisiyle konuşalım, bize gerekli tavsiyelerde bulunsun' dedi. Hz. Ali bu teklifi reddederek, 'ALLAH'ın elçisinden bunu sorar da, o başkanlığın bize ait olmadığını söylerse millet bizi hiçbir zaman başkan yapmaz, onun için ben bunu soramam' dedi.

Hz. Âişe'den rivâyete göre, Rasûlullah hastalandığında burnuna burun otu damlatıldı. Hz. Peygamber ayıldıktan sonra şöyle dedi: 'Abbas'tan başka her birinizin burnuna bu ilaç damlatılacaktır.' Çünkü Abbas ilaç damlatılırken hazır değildi.' Başka bir rivâyete göre, Hz. Abbas, Rasûlullah'ın burnuna ilaç damlatmış, Peygamberimiz ayıldığında 'İlacı kim damlattı?' demiş; Abbas'ın damlattığı söylendiğinde Rasûlullah (s.a.s.) Habeşistan'ı işaret ederek, 'Bu ilacı kadınlar işte şu memleket tarafından getirdiler. Niçin bu ilacı damlattınız?' diye sormuştur. Abbas da 'Biz senin zatülcenb hastalığına tutulmandan korktuk' demiş. Rasûlullah da şu cevabı vermiş: 'ALLAH beni bu hastalıkla cezalandırmaz. Amcam hariç olmak üzere evde bulunanların hepsinin burnuna bu ilaç damlatılacaktır.'

Hz. Abbas üç halife zamanında da yaşadı. Hicretin otuziki'nci yılında Medine'de seksen sekiz yaşında vefat etti. Cenâze namazını Hz. Osman kıldırdı. 653 yılında öldüğünde arkasında on erkek çocuk ile bir çok kız çocuğu bırakmıştır. Hudeybiye barışı sırasında Hz. Abbas'la görüşen Hz. Peygamber onun baldızı Meymûne ile evlenmişti. Hz. Abbas'ın soyundan gelenler sonradan Abbâsîler devletini kurdular.

Rasûlullah, amcası Hz. Abbas'a saygı gösterir, onu övücü sözler söylerdi. 'Abbas bendendir, ben de ondanım.' Bir gün sarhoşun biri yakalanmış götürülürken Abbas'ın evine kaçmıştı. Tekrar yakalandıktan sonra olay Rasûlullah'a anlatılınca o gülümsemiş ve bir şey söylememişti. Rasûlullah, 'Abdulmuttalib oğlu Abbas, bu Kureyş'in en cömerdi ve akrabalık bağlarına en saygılısı' demişti. Hz. Abbas köle azâd etmeyi çok severdi. Devlet işlerinde halifeler onun fikrini alırlardı. Hz. Ömer onu yağmur dualarına alır götürürdü. Dürüst, geniş düşünceli, cömert, yardımsever bir sahabeydi. Nesli alabildiğine çoğalmıştır. Buhârî ve Müslim'de ondan otuzbeş hadis rivayet edilmektedir. Hz. Abbas Medine'de el-Bakî'* kabristanında medfundur.
.]]
http://hikaye.defter.us/abbas-ibni-abdulmuttalip/
Hz.Safiyye Sahabe-i Kiram [CDATA[Hz. Muhammed (s.a.s)'in hanimlarindan biri.

"Ümmehâtül-Mü'minin" (Mü'minlerin anneleri)'nden biri olan Safiyye, Huyeyy b. Ahtab adinda Medine'deki yahudilerden Madirogullari kabilesi reisinin kiziydi. Huyeyy, Hz. Peygamber (s.a.s)e karsi müsriklerle isbirligi görüsmeleri yapan ve bundan dolayi müslümanlar tarafindan Medine'den uzaklastirilan Nadirogullari'nin lideriydi. Bu zorunlu göçten sonra bu kabilenin bir kismiyla Hayber tarafina gitmisti. Ahzab savasinda, Huyeyy de hücum edenlerle beraber gelmis ve Kureyzaogullarini müslümanlarin aleyhine kiskirtmak için onlarin kalelerine girmis, sonra da onlarin ugradigi akibete ugramis ve orada öldürülmüstü. Huyeyy'in kizi olan Hz. Safiyye'nin annesinin adi Durra idi.

Safiyye, önce kendi kabilesinden Sellam b. Miskem ile nikahlanmis; bir süre sonra bosanarak Kinâne b. Ebi Hukayk ile evlenmisti. Bu esi de Hayber savasinda öldürülenler arasindaydi. Ayrica yine bu savasta Safiyye, esi ve babasiyla birlikte kardesini de kaybetmisti. Safiyye savas esirleri arasindaydi. Bazi kaynaklar Safiyye'nin asil isminin Zeyneb oldugunu kaydeder. Arabistan'da reislere veya hükümdarlara düsen ganimet hissesine "Safiyye" denildigi ve bu sebeple, Zeyneb de Hayber savasinda esir olarak Rasûlüllah (s.a.s)'in hissesine düstügü için ona "Safiyye" denIlmisti. Esirler toplandigi zaman Dihyetül-Kelbî, Hz. Peygamber (s.a.s)'den bir cariye Istemis. O da Safiyye'yi vermisti. Ashabtan birinin, Safiyye'yi peygamberimizin almasinin daha uygun olacagini, zira bir reis kizi oldugu için mevkiinin bunu gerektirdigini söylemesi üzerine, Safiyye'yi geri almis, ona da baska bir cariye vermisti.

Hz. Peygamber, Yahudiler ile bir anlasma imzaladiktan sonra Safiyye'ye Islâm ve Yahudilik hakkindaki görüsünü sordu. "Ey ALLAH'in Rasûlü! Islâmi arzu etmis ve sen davet etmeden önce seni tasdik etmistim. Babam da senin davanin dogrulugunu itiraf ederdi. Fakat irkçilik onu götürdü.

Ben ALLAH'tan baska ilâh olmadigina ve senin ALLAH'in Rasûlü olduguna kesinlikle inaniyorum" cevabini alinca onu âzad ederek onunla evlenmisti.

Hz. Peygamber (s.a.s), yeni hanimini yakindan tanimaya firsat bulabildigi Ilk gece onun yanaginda yesil bir benek gördü. Sormasi üzerine Safiyye'nin cevabi su olmustu: "Bir süre önce rüyamda, gökteki ayin yerinden ayrilip gögsümün üzerine düstügünü gördüm; bunu kocama anlattigimda o Sen su Medine krali ile evlenmek istiyorsun" dedi. Ben ise senin hakkinda o sirada hiç bir sey duymamistim. Buna ragmen tutup suratima siddetli bir samar indirdi; Iste bunun izi hâlâ devam etmektedir".

Hz. Muhammed (s.a.s) dügününün yapildigi gece, esini kabilesinin ugradigi zarar ve kayiplar konusunda teselli etti ve Hayberlilerin kendisini bu konuda zorladiklarini izaha çalisti. Islâm'a ve onun peygamberine karsi çok samimi hislerle bagli olan Hz. Safiyye, ayni zamanda asil, zeki, güzel ve dindar bir kadindi. Özellikle tutumluluguyla taninirdi. Diger bir hususiyeti de pisirdigi yemeklerdi. Hz. Safiyye'nin mutfaginda pisen yemekler, onun aile fertleri, yani ehl-i beyti arasinda çok begenilirdi. Öte yandan, Hz. Peygamber (s.a.s)'den birkaç hadis rivayeti de vardir. Rasûlüllah da Hz. Safiyye'ye hürmet ve sevgide özen gösterirdi. Bir gün, bir seyahat esnasinda Hz. Safiyye'nin devesi hastalanmis Hz. Peygamber (s.a.s) de, Hz. Zeyneb'e, develerinden birini ona ödünç vermesini Istemis, ancak o "Devemi bir Yahudi asilliya mi vereyim?" demisti. Hz. Peygamber (s.a.s) onun bu sözünden çok müteessir olmus ve Hz. Zeyneb ile Iki ay görüsmemisti.

Hz. Safiyye H. 50/ M. 670 yilinda vefat etmistir. Rasûlüllah (s.a.s)'in vefatindan sonra, uzun bir ömür sürmüs olan Hz. Safiyye, ölüm döseginde iken, sahip oldugu mallarinin üçte birini, Yahudi dininde israr edip kalmis olan bir yegenine vasiyet etmisti. Zira Islâm hukukuna göre, gayr-i müslim akrabaya sadaka câizdi. Bu durumda mirastan hisse almaya hak sahibi olmayanlar için vasiyette bulunmak mümkündü. Ancak bazi müslümanlar bu vasiyetin yerine getirIlmesine karsi çiktilarsa da, Hz. Muhammed (s.a.s)'in bir diger esi ve döneminin hukuk otoritesi Hz. Aise; lehine vasiyet yapilanin tarafini tutacak bir biçimde araya girerek, vasiyetin yerine getirIlmesinin Islâm hukukuna uygun olacagini ifade etti. Halbuki Hz. Aise ile Hz. Safiyye, Hz. Peygamber (s.a.s)'in sagliginda zaman zaman dargin durmuslar, ancak darginliklarina hemen son vererek helâllesmislerdi.

Hz. Safiyye Medine'de Baki' mezarliginda topraga verIlmistir (Ibn Sa'd, Tabakatü'l-Kübrâ, Beyrut (ts.), VIII,120-129; Muhammed Hamidullah, Islâm Peygamberi, çev. Salih Tug, Istanbul 1980, II, 740-741; Mevlana Sibli, Asr-i Saadet, çev. Ö. Riza Dogrul, Istanbul 1981, II, 162-163).
.]]
http://hikaye.defter.us/hzsafiyye/
...:: Veda Hutbesi::... Peygamber Efendimiz [CDATA[

Bismillahirrahmanirrahim

"Ey insanlar!

"Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha bulusamiyacagim.

"Insanlar!

"Bugünleriniz nasil mukaddes bir gün ise, bu aylariniz nasil mukaddes bir ay ise, bu sehriniz (Mekke) nasil

mübarek bir sehir ise, canlariniz, malariniz, namuslariniz da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden

korunmustur.

"Ashabim!

"Muhakkak Rabbinize kavusacaksiniz. O'da sizi yapti olayi sorguya cekecektir. Sakin benden sonra eski

sapikliklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayiniz! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar,

bulunmayanlara ulastirsin. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunlari daha iyi anlayan birisine ulastirmis

olur.

"Ashabim!

"Kimin yaninda bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her cesidi kalidirilmistir. Allah

böyle hükmetmistir. Ilk kaldirdigim faiz de Abdulmutallib'in oglu (amcam) Abbas'in faizidir. Lakin

anaparaniz size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme ugrayiniz.

"Ashabim!"

"Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldirilmistir, ayagimin altindadir. Cahiliye devrinde güdülen

kan davalari da tamamen kaldirilmistir. Kaldirdigim ilk kan davasi Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin

Rabia'nin kan davasidir.

"Ey insanlar!

"Muhakkak ki, seytean su topraginizda kendisine tapinmaktan tamamen ümidini kesmistir. Fakat siz bunun

disinda ufak tefek islerinizde ona uyarsaniz, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak icin bunlardan da

sakininiz.

"Ey insanlar!

"Kadinlarin haklarini gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanizi tavsiye ederim. Siz kadinlari, Allah'in

emaneti olarak aldiniz ve onlarin namusunu kendinize Allah'in emriyle helal kildiniz. Sizin kadinlar üzerinde

hakkiniz, kadinlarin da sizin üzerinizde hakki vardir. Sizin kadinlar üzerindeki hakkinizi; yataginizi hic

kimseye cignetmemeleri, hoslanmadiginiz kimseleri izininiz olmadikca evlerinize almamalaridir. Eger

gelmesine müsade etmediginiz bir kimseyi evinize alirlarsa, Allah, size onlarin yataklarinda yalniz

burakmaniza ve daha olmasza hafifce dövüp sakindirmaniza izin vermistir. Kadinlarin da sizin üzerinizdeki

haklari, mesru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

"Ey mü'minler!

"Size iki emanet burakiyorum, onlara sarilip uydukca yolunuzu hic sasirmazsiniz. O emanetler, Allah'in kitabi

Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir.

"Mü'minler!

"Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanin kardesidir ve böylece bütün Müslümanlar

kardestirler. Bir Müslümana kardesinin kani da, mali da helal olmaz. Fakat malini gönül hoslugu ile vermisse

o baskadir.

"Ey insanlar!
"Cenab-i Hakk her hak sahibine hakkini vermistir. Her insanin mirastan hissesini ayirmistir. Mirasciya vasiyet

etmeye lüzüm yoktur. Cocuk kimin döseginde dogmussa ona aittir. Zina eden kimse icin mahrumiyet vardir.

Babasindan baskasina ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden baskasina intisaba kalkan köle, Allah'in,

meleklerinin ve bütün insanlarin lanetine ugrasin. Cenab-i Hakk, bu gibi insanlarin ne tevbelerini, ne de adalet

ve sehadetlerini kabul eder.

"Ey insanlar!

"Rabbiniz birdir. Babaniz da birdir. Hepiniz Adem'in cocuklarisiniz, Adem ise topraktandir. Arabin Arap

olmayana, Arap olmayanin da Araap üzerine üstünlügü olmadigi gibi; kirmizi tenlinin siyah üzerine, siyahin

da kirmizi tenli üzerinde bir üstünlügü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadir. Allah yaninda

en kiymetli olaniniz O'ndan en cok korkaninizdir.

"Azasi kesik siyahî bir köle basinza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'in kitabi ile idare ederse, onu

dinleyiniz ve itaat ediniz.

"Suclu kendi sucundan baskasi ile suclanamaz. Baba, oglunun sucu üzerine, oglu da babasinin sucu üzerine

suclanamaz.

"Dikkat ediniz! Su dört seyi kesinlikle yapmaycaksiniz:

Allah'a hicbir seyi ortak kosmayacaksiniz.
Allah'in haram ve dokunulmaz kildigi cani, haksiz yere öldürmeyeceksiniz.
Zina etmeyeceksiniz.
Hirsizlik yapmayacaksiniiz..
"Insanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri

zaman kanlarini ve mallarini korumus olurlar. Hesaplari ise Allah'a aittir.

"Insanlar!

"Yarin beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?"

Saheb-i Kiram birden söyle dediler:

"Allah'in elciligini ifa ettiniz, vazifenizi hakkiyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye

sehadet ederiz!"

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) sehadet parmagini kaldirdi, sonra da cemaatin üzerine cevirip indirdi ve söyle buyurdu:

"Sahid ol, yâ Rab! Sahid ol, yâ Rab! Sahid ol, yâ Rab!"

.]]
http://hikaye.defter.us/-veda-hutbesi/
Bir Eğitim Önderi Olarak Peygamberimiz Peygamber Efendimiz [CDATA[

İnsana bilmediği şeyi öğreten, tüm her şeyin ismini öğreterek Âdem’in şahsında insanlığı eğiten Yüce Rabbimiz, peygamberleri eğitim ordusunun önderleri olarak göndermiştir. Peygamberler, Yüce Rabbin eğitim ve öğretiminden geçerek, ilâhî bilgiyi kuşanmışlar, onun gereklerini önce kendileri yaşamışlar ve bu konuda insanlığa en güzel örnekleri sunmuşlardır.

İşte vahiy destekli o eğitim ordusunun son halkası Hz. Muhammed”dir. O , “Ben muallim peygamber olarak gönderildim”, “Beni Rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye etti” buyurarak kendisini insanlığa takdim etmiş ve her konuda olduğu gibi eğitim-öğretim alanında da en güzel örnekliği bizlere sunmuştur. Onun hayatı eğitimcilerin yolunu aydınlatan nice canlı örneklerle doludur. Biz bu yazımızda Onun hayatından bazı kesitler sunarak konuya açıklık getirmeye gayret edeceğiz. Peygamberimizin insanları eğitirken izlediği yol ve yöntemleri maddeler halinde şu şekilde özetleyebiliriz:

O Herkese Değer Verirdi: Seviyesi, kapasitesi, yaşı, işi ne olursa olsun her insan Onun muhatabı ve davetinin konusuydu. Hiçbir insanı, bu adam olmaz, bu yola gelmez, bunun yaşı geçmiş, bunun kalbi mühürlenmiş diyerek dışlamazdı. Yolda giderken soru sormak için önüne geçen ihtiyar bir kadını uzun uzun dinlemiştir. Adî b. Hatim Onu şöyle anlatır: “Ona misafir oldum. Yolda yaşlı bir kadını uzun uzun dinledi. Evinde altıma minder atıp kendisi yere oturdu. Onun bir kral değil, bir peygamber olduğunu anladım.” Çocuklarla, kölelerle, çobanlarla ve hatta delilerle bile yakından ilgilenmiştir. Nitekim O, bir defasında aklından noksanı olan bir kadını bile kırmamış, istediği sokağın kenarına oturup onu dinlemişti. Kısaca O, bu bizden değil, bu adam olmaz, bunun yaşı geçmiş, bu günahlara batmış diyerek hiç kimseyi davetinin dışına atmamıştı.

İnsanlara Aklî Seviyelerine Göre Konuşurdu: Yüce Rabbimiz bile, meramı anlaşılsın diye insanların diliyle insanlara seslenmiştir. Peygamberimiz de her insanın anlayabileceği şekilde onlara hitap ederdi. Onun konuşmalarında anlaşılmaz ifade ve örnekler yer almazdı. Verdiği örnekler her seviyedeki her insanın anlayabileceği şeylerdi. O, hayattan kopuk olarak değil, bizzat hayatın içerisinde konuşur; içinde yaşadığı toplumun hastalıklarını teşhis ederek onlara pratik çözümler üretirdi. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “İnsanlara bildiklerini anlatın. Siz Allah ve Resulünün yalancı çıkarılmasını mı istersiniz?” “İnsanların seviyelerine ininiz.” “Çocuğu olan çocuklaşsın.”

Eğitim ve Öğretimde Uygun Zamanı ve Mekânı Kollardı: O her zamanı ve her mekânı davet için kullanır, ama davete en uygun olanı seçerdi. Ama O’nun mesai anlayışı günün her saati idi. O, dinlenmesini öteki dünyaya bırakmış, gecesini gündüzüne katarak çalışan bir insandı. En acılı günlerinde bile, hikmetli uyarılarıyla etrafındakileri aydınlatmaya devam ederdi. Özel günler, düğün, taziye, mescit, ev, kır, yol vb. onun davet için değerlendirdiği fırsatlardı. Onun her mekânda davetini sürdürmesi, Mekke'de Darü'l- Erkam'ı, Medine'de Ashab-ı Suffa'yı kurması yaygın ve örgün eğitime ne kadar önem verdiğinin açık belgeleridir.

İkna Edici Bir Konuşma Tarzı Vardı: O insanlığa sevdalı insanın nazarında bir kişinin gerçekle tanışması, dünya ve içindekilerden çok daha hayırlıydı. Hurma ağacını taşlayan bir çocuğa, “Yavrucuğum ağacı niçin taşladın?" Diye sormuş, çocuk “Açtım, yemek istiyordum” deyince, “Yavrucuğum bir daha ağacı taşlama, altına düşenlerden ye” buyurmuş ve başını okşayarak çocuğa dua etmişti. Bu uygulamasıyla O, önce yanlışın nedenini araştırmış, problem için çözüm yolları önermiş, söz ve fiiliyle şefkatle olaya yaklaşmış ve dua ederek çocuğa manevi takviyede bulunmuştur.

“Ben zina etmek istiyorum” diyen bir gence, “Aynı şeyin kız kardeşine, kızına, halana ve teyzene yapılmasını ister misin?” diye sormuş, delikanlı “hayır” deyince, “Senin zina etmek istediğin kadın da birinin kızı yahut kız kardeşi, yahut da halası, teyzesi değil midir?” buyurarak onu bu işten vazgeçirmiştir.

“Eşim siyah bir çocuk doğurdu, ondan şüpheleniyorum” diyen bir adama, “Kırmızı develerin arasında boz olanı yok mu? Bu nereden karışmış olabilir?” diye sorarak onun aklını vardırmıştır. Bu örnekler bize, problemi olan her insanın rahatça problemini ona açabildiğini ve Onun da problemlerin çözümü için onlarla yakından ilgilendiğini ve onları ikna edici cevaplar verdiğini göstermektedir.

Anlaşılmak İçin Konuşurdu: Anlaşılsın diye tane tane konuşur ve sözünü üç defa tekrarlardı. Jest ve mimikleriyle konuşmasını etkili ve canlı bir hale getirirdi. Hayatın dışından hayalî örneklerden, ağdalı konuşmalarla edebiyat yapmaktan kaçınırdı. O’nun hikmetli sözlerinde her seviyedeki insanın, seviyesine göre anlayacağı şeyler, çıkartacağı dersler olurdu.

O Hep Kolayı Tercih Ederdi: Nitekim O , “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin” buyurmuştur. O’nun sunduğu alternatif çözümler, herkesin anlayabileceği ve uygulayabileceği şeyler türündendi.

Muhatabını Mahcup Etmezdi: İsimlerle değil icraatlarla uğraşırdı. Hata yapanları ifşa etmemeye özen gösterirdi. “İçinizden bazıları şöyle şöyle yapıyorlarmış” gibi genel ifadelerle yanlışları düzeltmeye çalışırdı. O, kusurları araştırıp ortaya çıkarmayı değil, örtmeyi severdi.

Her Soruya Cevap Vermez, Bilmediği Şey Hakkında Konuşmazdı: Son derece anlamlı, kısa ve öz konuşurdu. Gereksiz ayrıntılara girmez, ama anlaşılmak için konuşurdu. Lüzumsuz sorulara cevap vermezdi. Nitekim O’nun mektebinde yetişen ashabı da, kendilerine yöneltilen her soruya cevap vermekten kaçınırlardı. Onlar “Allah ve Resülü en iyi bilir” demeyi alışkanlık haline getirmişlerdi.

Hediyeler Vererek İnsanların Gönlünü Kazanmaya Çalışırdı: O’nun davet metodu sadece anlatıma dayanan tek yönlü ve pasif bir metot değildi. O, muhataplarına sorular yöneltir, onları dinler, onların özel meseleleriyle ilgilenir, onların gönlünü alabilmek için pek çok yolu dener, hikmetli espriler yapardı. O, akrabalarından başladığı ilk davetine yemek ziyafeti vererek başlamıştı. Güzel işler yapanlara dünya ve Ahiret mükâfatları vererek yahut vaat ederek taltif eder, bu şekilde başkalarını da güzel insan olmaya teşvik ederdi. O kendisi hediye verdiği gibi, hediye de kabul ederdi. Ama hiçbir hediyeyi küçük görmezdi. Nitekim O, Tebuk Gazvesinde Benî Neccar sancağını, henüz 20 yaşında olan Zeyd b. Sabit'e vermiştir. Bedir savaşında 21-22 yaşlarındaki Hz. Ali'yi sancaktar yapmıştır. Benî Kudaa üzerine gönderilen kırk bin kişilik bir orduya 18 yaşında bulunan Üsame b. Zeyd'i kumandan tayin etmiş, 21 yaşındaki Muaz b. Cebel'i Yemen'e göndermişti. Müslüman olmadan önce İslam düşmanlığı ile tanınmış ve Müslümanlara önemli zararlar vermiş olan Hz. Halid, Hz. İkrime gibi kişileri Müslüman olduktan sonra üst payeler vererek onura etmiş ve “Sizin cahiliyye döneminde yetenekli olanınız, İslam’a girdikten sonra da yetenekli ve liyakatli olur” buyurmuştur.

O Hep Büyük Düşünür ve Büyük Hedefler Gösterirdi: En kritik ve zorlu anlarda bile ümitsizliğe düşmemiş, hep Allah'ın yardımına güvenmiş, yeni çıkış yolları aramış ve Hakkın hâkimiyeti konusunda asla şüpheye düşmemiştir. Mekke'nin en zorlu şartlarında bile ashabına moral vermiş, Hendek savaşının en sıkıntılı anlarında yine büyük fetih müjdeleri vererek ashabını geleceğe ve büyük hedeflere hazırlayarak manen takviye etmiştir. Onun İran, Bizans, İstanbul gibi merkezlerin fethedileceğini müjdeleyen sözlerini biz, manevi takviye taktikleri olarak değerlendiriyoruz.

Bıkkınlık ve Yılgınlık Hiç Göstermezdi: Davetinde O, son derece azimli ve kararlıydı. O, “Ya Hakkın hâkimiyeti ve insanların hidayeti, ya da bu uğurda ölüm” parolasıyla yola çıkmıştı. Mekke'deki bunca işkence ve eziyete rağmen asla yılmamış, davasından vazgeçmemişti. Müşriklerin uzlaşma tekliflerine karşı “Bir elime güneşi, öbür elime ayı verseniz, Ben yine de bu yoldan dönmem. Ya Allah nurunu tamamlayacak, ya da bir başıma bu uğurda can vereceğim!” diye karşılık vermişti. Davet yolunun tıkandığını gördüğünde yeni çıkış yolları aramış, ashabını önce Habeşistan'a, sonra da Medine'ye yönlendirmişti. Taif'te davet için yeni zeminler aramış, taşlanmasına rağmen asla ümitsizliğe düşmemiş, “Allahım! Yeter ki Senin gazabına uğramayayım! Gerisi hiç önemli değil!” diyerek bu konudaki azim ve kararlılığını göstermiştir.

Asla Büyüklük Taslamaz, Övülmekten Hoşlanmazdı: Kendisine “Ey efendimiz, ey efendimizin oğlu!” diye seslenen bir kişiye şöyle karşılık vermiştir: “Ey insanlar! Böyle aşırı sözler söylemeyin. Şeytan sizi yanıltmasın. Ben Abdullah oğlu Muhammedim. Allah'ın elçisiyim. Beni Allah'ın çıkardığı mertebeden daha yukarı mertebelere çıkarmayın.” O, davetinin karşılığını insanlardan değil, yalnızca Allah'tan beklerdi. Bu nedenle doğru bildiği yoldan asla taviz vermez ve kimseye minnet etmezdi.

Onun Hayatı Belli Bir Düzen ve Disiplin İçerisindeydi: Onun davranışlarında rasgeleliğe, başıboşluğa asla rastlanmazdı. Her şeyi belli bir düzen ve disiplin içerisindeydi. Sözgelimi, giyinip kuşanmasına, temizliğine, kısaca tüm işlerine sağdan başlardı. Zira başarmak için disiplinli, düzenli ve ölçülü olmanın gereğine inanmıştı.

Özetle söylemek gerekirse Peygamberimiz Hz. Muhammed, her alanda olduğu gibi eğitim-öğretim alanında da bizler için en güzel örnektir. Davetçi konumunda olan tüm Müslümanlar, O'nun hayatını bu gözle ve dikkatlice okumalı, Onun hayatındaki eşsiz tablolardan çıkarılması gereken dersleri çıkarıp kendi hayatlarında uygulamaya koymalıdırlar. Davet yolunda ilerlerken izlenen yolları ve gelinen noktayı, O’nun yöntem ve hedefleriyle test etmeli ve başarısızlığın yahut hedefe varmadaki gecikmenin nedenleri tespit edilmelidir. İşte ancak o zaman Onun en güzel örnek (Üsve i Hasene) oluşu anlamlı hale gelmiş olacaktır. Onu tanımadan Onun yolunda olmak, Ona yaraşır ümmet olmak ve Onun şefaatine mazhar olmak asla mümkün olmayacaktır. Dünya ve Ahirette Onun ulaştığı doğru hedeflere ulaşmak da ancak Onun metodunu izlemekle mümkün olacaktır.

 

Prof. Dr. Ali AKPINAR

.]]
http://hikaye.defter.us/bir-egitim-onderi-olarak-peygamberimiz/
Limon-istegi İbretlik Hikayeler [CDATA[

Vaktiyle hamile bir kadın, komşusuna misafir olur. Oturdukları odada dalları limonlarla dolu olan büyük bir limon ağacı görür. Canı limon ister ama bir türlü komşusuna söyleyemez, utanır.

Bir ara komşusu mutfağa gidince o, yakasından çıkardığı bir dikiş iğnesini limona batırır ve deldiği yerden limon suyunu emmek suretiyle bu arzusunu tamin eder.

Nihayet bir erkek evledı dünyaya gelir. dışarıda dolaşma, oynama, daha doğrusu yaramazlık yapma çağına gelince dışarı çıkar. O zaman bazı insanlar tutukla su taşırlar. bu çocuk eline bir çivi alır ve su taşıyan adamların arkalarına takılır. Tulukları  deler ve akan sudan içmeye başlar. Bu durum birkaç gün böyle devam edince hemen çocuğun babasına durumu anlatır, bu yaramazlığından dolayı oğlunu şikayet ederler.

Adam düşünüp taşınır. Çocuğunun niçin böyle yaptığına bir türlü akıl erdiremez. Durumu hanımına anlatır. Çocuğun niçin böyle yaptığını sorar. O da başından geçen hadiseyi olduğu gibi anlatır.

Bu işin nerden kaynaklandığını anlayan aile reisi karısına:
- Hemen komşuya git ve hareketini anlat, sonra da helallik dile. Şayet böyle yaparsan öyle zannediyorum ki oğlumuz da bu garip hareketlerden vazgeçer, der.

Kadıncağız komöşusuna gidip vakiyle başından geçen hadiseyi anlatır. Kendisnden özür diler, hakkını  helal etrmesini ister. Komşu hanımı da bu duruma çok üzülür. Neden o zaman limon istemediğini; değil bir limonun ağaçta bulunan bütün limonların feda olmasını belirten komşu hakkını helal eder. O zaman Allahın izniyle çocukları da bu garip hareketlerinden vazgeçer. .]]
http://hikaye.defter.us/limonistegi/
Behlül'e ilgili Hikaye İbretlik Hikayeler [CDATA[Gönlü perişan Behlül, Bağdat'ta çocukların elinden bunalmıştı. Sürekli ona taş atıyorlar, her yandan üstüne saldırıyorlardı. Derken yerden küçük bir taş alıp onlara verdi ve dedi ki: 

"Böyle küçük taşlar atın bari! Büyük taşlarla beni topal etmeyin. Attığınız taşlardan ayağım yaralanırsa oturarak namaz kılmak zorunda kalırım."

Nihayet bir taş, onu adamakıllı yaraladı. Canı yandı, gönlü alt üst oldu. O taşlar yüzünden daralan gönlünden öyle kanlar aktı ki, taşın gönlü bile onun derdinden kan kesildi. Behlül çocuklardan kurtulmak için perişan bir halde topallayarak Basra'ya gitti. Geceleyin Basra'ya ulaştı. Uyumak için bir yere gitti. Fakat orada biri öldürülmüş, kanlara, topraklara bulanmış, yatıyordu. Bunu farketmedi, adamın yanına yattı, uyudu. Uykuda bütün elbisesi kanlara battı. 

Ertesi gün insanlar gelip, ölü adamla elbisesi kanIara bulanmış Behlül'ü görünce bu işi Behlül'ün yaptığına hükmettiler. 

Ona, 

"A köpek! Nerelisin sen, nereden geldin? Seni tanımıyoruz" dedi. 

Behlül, 

"Bağdatlıyım. Oradan kalkıp buraya geldim. Bu adamın yanında yattım, dinlendim. Fakat onun öldürülmüş olduğunu ancak tan yeri atıp alem ışıyınca farkettim" dedi. 

Behlül'e, 

"Bağdat'tan kalktın, kan dökmek için ta Basra'ya geldin ha!" dediler. 

Ve ellerini kuvvetlice bağlayıp onu merhametsiz zindancıya teslim ettiler. Behlül içinden, 

"Ey gönül! Haydi bakalım, şimdi ne yapacaksın? Çocukların taşlarından kaçtın, ama burada kendi kanına girdin. Bağdat'ta o taşlara razı olsaydın Basra'da can korkusuna düşmezdin" diyordu. 

Nihayet durumu padişaha haber verdiler ve Behlül'ün öldürülmesi emredildi. Onu tutup darağacına gotürdüler. Zalim cellat, merdiveni dayadı, Behlül’ü çıkardı. Boynuna ipi geçirmek üzereydi ki Behlül, başını goğe kaldırıp, dudaklarını oynatmaya, gizlice bir şeyler söylemeye başladı. Tam bu sırada bir yandan dürüst bir adam fırladı. 


"Durun! O suçsuzdur, adamı ben öldürdüm. Benim öldürülmem gerek. Bu kadar ağır bir yükü taşıyamayacağım. Bir boyuna, iki kan fazla!" diye bağırdı. 

Her ikisini de padişahın huzuruna götürdüler. Padişahın veziri de oradaydı. işin tuhaf tarafı Basra padişahı, uzun zamandan beri Behlül'ü görmek ıstıyordu. Fakat onu hiç görmemişti.

Vezir, Behlül'ü görünce tanıdı. Çünkü onu önceden görmüş, konuşmuştu. Padişaha dedi ki: . 

"Padişahım! Gözünüz aydın! Behlül'ü arıyordudunuz ya, işte size Behlül." 

Padişah neşesinden yerinden sıçradı. Başını, yüzünü öptü.Yüzlerce ikramlarda bulunarak yanına oturttu. 

Huzurdaki hizmetçiler padişaha, katılle maktülün durumunu, sonrada Behlül’ün hikayesini anlattılar.

Padişah, 

"Derhal o adamın kanını dökün!" dedi. 

Behlül padişaha, 

"Ey padişah! Gönlümün yanışına hürmetin varsa sakın onun kanını dökme! Onun kanını dökersen hiçbir fayda elde edemezsin. Zira o, doğrulukla kalkıp, benim için kendisini feda etti. Benim için canıyla oynadı. Nasıl olur da o adamın kanını dökersin?" dedi. 

Bunun üzerine padişah, öldürülen adamın yakınlarını çağırdı ve onlara, 


"Diyet istemeniz gerek! Dilerseniz onu öldürebilirsiniz, ama bu iyi olmaz. Farzedin ki bu işi o yapmadı, ben yaptım. Doğrusu o asidir, ama siz muti olarak telakki edin! Zira ona Behlül şefaat ediyor" dedi. 

Nihayet onları altınla razı ediverdiler. Bütün düşmanlarını hoşnut eylediler. Padişah, o adama, 

"Nasıl oldu da insanların arasından çıkıp, canından geçtin ve korkmadan suçunu söyleyiverdin?" diye sordu. 

"Benzerini daha önce hiçbir yerde görmediğim bir ejderha gördüm. Ağzını açmış, ateş püskürtmekteydi. Mermer bile onun korkusundan yarı canlı bir hale gelmişti. Bana, 'Kalk, doğruyu söyle! Yoksa işin bitiktir. Şimdi kanını emer, içine girer, yerleşirim. Ebedi bir azap içinde kalırsın. Bu alemde hiç kimse feryadına yetişemez, dedi. Onun korkusundan yerimden fırlayıp suçumu söyleyip, kurtuldum." 

Bunun üzenine padişah, Behlül’e, 

“Peki ya sen? Darağacına çekileceğin vakit ne söylüyordun?" dedi. 

Behlül dedi ki:


"Helak olmak üzere bulunduğumu anladım, candan elimi yudum. Başımı kaldırıp, 'Ya rabbi!' dedim. 'Bu zavallıdan ne istersin? . Bunları başıma üşüştüren sensin. Beni şu anda ağlatıp sızlatarak öldürürlerse kan diyetimi onlardan değil, senden isterim. O bir avuç pejmürde kişiden ne alabilirim ki? Ben ancak seni tanırım, senden başka kimsem yok. İşim gücüm seninle. İçine düştüğüm haller, senin hükmünle olmakta.' Ben bunları gizlice söylerken bu adam kalktı, bağırdı. Ve, beni darağacından indirdiler. Perde ardından böylesi bir iş zuhur etti işte. Uğradığım mihnet, beni önce perişan bir hale soktu, kanlı katil yaptı, ama sonunda bana yüzlerce can vererek lütuflarda bulundu." 

Ey oğul! Önünde muradına erişememek, mahrumiyete uğramak bile olsa bu yolda yüzlerce can vererek O'na gitmek gerek. 
Fakat sen ağyarı gördükçe bütün hayrın ve şerrin O'ndan geldiğini sanmaktasın... 


.]]
http://hikaye.defter.us/behlule-ilgili-hikaye/
Mağaradaki Kuşun Sırrı nedir ? İbretlik Hikayeler [CDATA[
Mağaradaki Kuşun Sırrı

Resûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekr (r.a) Mekke-i mükerremeden hicret ederken bir mağarada üç gün üç gece kaldılar. Ebû Bekr (r.a) o mağaranın tavanında bir kuş gördü ki, yerinden hareket etmeyip, birşey yimez ve su içmez.

Ebû Bekr (r.a) dedi ki,

- Yâ Resûlallah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ, biz bu mağaraya geleliden beri, bu kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yimedi. Allahü teâlâ, kelâm-ı kadîminde,

(Allahü teâlânın rızk vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yokdur.) buyurmuşdur.

Ebû Bekr-i Sıddîk, böyle düşünürken, o hâlde hazret-i Cebrâîl (a.s) nâzil olup, havâda muallak durup, dedi ki,

- Yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, "Ebû Bekrin hâtırına geleni bilirim. O kuşa emr eyledim ki, Ebû Bekr ile konuşsun. Ebû Bekre söyle ki, o kuş ile söyleşsin"; dedi.

Resûl-i ekrem hazretleri, Ebû Bekre, hazret-i Cebrâîlin sözünü açıkladıkda, Ebû Bekr (r.a) sevinip, ileri vardı. Dedi ki,

- Ey mubârek kuş! Allahü teâlâ hazretlerinin izni şerîfiyle, bana söyle ki, yiyeceğin ve içeceğin nedir.

O kuş ağlayıp, bir zemân kendinden geçip, yere düşdü. Sonra ayılıp, kalkdı. Tebessüm ederek dedi ki,

- Yâ Ebâ Bekr! Bana bundan süâl etme! Bu bir sırdır. Hak sübhânehü ve teâlâ ile benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini istemem.

Ebû Bekr (r.a) dedi:

- Ey mubârek kuş! Eğer bana söylemeğe me'mûr oldun ise, söyle.

Kuş dedi.

- Ma'lûmun olsun ki, hazret-i Âdem (a.s) yaratılmazdan iki bin yıl evvel, Hak sübhânehü ve teâlâ beni yaratdı. Yiyeceğimi ve içeceğimi iki kelime eyledi. Aç olduğum zemân birisini söylerim; tok olurum. Susuz olduğum zemân birini söylerim; kanarım.

Ebû Bekr (r.a) dedi ki:
- O kelime nedir. Kuş dedi, o kelimenin biri budur ki, aç olduğum zemân sana buğz edene la'net ederim; tok olurum. Susuz olduğum zemân, sana muhabbet edene, istigfâr ederim, kanarım.
 

Hazret-i Resûl-i ekrem (s.a.v), bunu işitip, ağladı. Ümmetinden ba'zıları şakâvet edip, hazret-i Ebû Bekre buğz edeceklerine mahzûn oldu
.


Kaynak: Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin PDF Dosyası 2.715KB

.]]
http://hikaye.defter.us/magaradaki-kusun-sirri-nedir-/
Ebûl Vefa Hazretleri Hikayesi.. Din Büyükleri Halifeler [CDATA[
 Ebûl Vefa Hazretleri 

İstanbul'un alındığı, Bizans'ın yıkıldığı yıllardır. Ama Akdeniz huzursuzdur hâlâ. Rodoslu çapulcular Bahr-ı Sefid'in çıbanıdırlar. Evet bu adada güzel üzüm yetişir ve nefis zeytin olur. Ama ada sakinleri bağla bahçeyle uğraşmaz. Ticaretten ve sanattan da uzaktırlar. İyi bildikleri tek iş vardır: 'Yol kesmek!'

O yıllarda Rodoslu haydutlar ticaret gemilerini yağmalar, sahil köylerini basarlar. Zahmetsiz kazandıklarını saza, şaraba yatırırlar. Liman kenarındaki batakhaneler eşkıya kaynar. Bu işrethanelere abone olabilmenin tek yolu vardır: Daha fazla soygun yapmak, daha fazla can yakmak.

İşte günün birinde, içinde Ebûl Vefa hazretlerininde bulunduğu hac kafilesi şakilerin saldırısına uğrar. Mübâreğin kaybedecek bir şeyi yoktur. Hepi topu üç beş ölçek hurma, birkaç testi zemzem. Ama korsanlar insan sarrafıdırlar. Müminlerin ona gösterdiği hürmeti gözden kaçırmazlar. Böylesi asil biri para etse gerekdir. Öyle ya, Osmanlı âliminin uğruna neler vermez ki?

ZİNDANI AYDINLATAN NUR

Mübârek kendisini hapise tıkan zalimlere kızmaz. 'Bunda da bir hayır olmalı' der, büker boynunu. Hatta acıma duygusu ağır basar. 'Ah!' der, 'Ah bir hakikatleri görebilseler!'.
İnsan haydut da olsa insandır. Nitekim zindancı bu büyük velinin yüzündeki şefkati yakalar, veya o şefkate yakalanır. Cezayı göze alır, zincirlerini çözer, onu aydınlık bir koğuşa taşır. Uzun kış geceleri ocak başında sohbet ederler.
Mübarek kısa sürede Rumca öğrenir, muhafızlarla dost olur. Hastalarını tedavi eder, dertlerini dinler. Bir muhabbet köprüsüdür kurar gönüllere. Şövalyeler bu iltiması görmezden gelirler, zira bu rehineden yüklüce bir fidye beklerler.
Kahramanoğlu İbrahim Bey, bir Ebûl Vefa sevdalısıdır. Mübareğin Rodoslular'ın elinde olduğunu öğrenince beyninden vurulmuşa döner. İstenen meblâğı tez günde denkleştirir, koşar adaya.

RUMLARLA KOMŞULUĞU SEÇEN VELİ

Ebûl Vefa Hazretlerinin ayrıldığı gün zindancı bir hoş olur. Bu küflü dehlize böylesi bir bilge gelmemişdir. Ve bundan böyle zor gelir. Hapiste geçirdiği günler Ebûl Vefa Hazretleri'ne çok tesir eder. İstanbul'da Rumların kesif olduğu bir semte (Vefa'ya) dergahını kurar ve bu insanlara kapılarını açar. Bıkıp usanmadan hakkı tebliğ eder. Gülene de anlatır, sövene de. Kimi dergâha râm olur, kimi aleyhinde konuşur. Mübarek güler yüzlü ve nüktedandır. En çetrefil meseleleri basite indirger ve maharetle nakşeder zihinlere.
Ebûl Vefa'nın Fatih'e karşı hususi bir sevgisi vardır. Onu bir kere bile görmez ama geceler boyu dua eder. Genç Sultan'ı güçlü tasarrufu ile kuşatır ve ona manevi zırh olur. Fatih bu himmeti iliklerine kadar hisseder. Rüyalarını nur yüzlü veli süsler. Günün birinde dayanamaz, dergahın kapısını tıkırdatır. Ancak Ebûl Vefa Hazretleri 'Hayır!' der, 'Görüşmesek daha iyi.'

Koca sultan yüzgeri giderken mübârek hıçkırmaktadır. Bir hüzündür çöker mekâna. Talebeleri muammayı çözemezler. Sıradan Rumlar'ın bile kıymet verilip, buyur edildiği bir tekkenin kapısı cihan padişahına neden açılmaz? Nitekim içlerinden biri dayanamaz. 'Bağışlayın ama efendim' der, 'Hem hünkârı üzdünüz, hem kendiniz üzüldünüz. Bunun bir hikmeti olsa gerek?'
Mübârek 'Doğru söylüyorsun.' der, 'Ama aramızdaki muhabbet vazifelerimizi unutturacak kadar fazla. Eğer o, sohbetin tadını alırsa sarayda duramaz, sultanlık çelik çomak oyunu gibi basit gelir gözüne. Korkarım tacı tahtı bırakır, dervişliğe kalkışır.' (Hatırlayacaksınız Fatih'in dervişliğe olan meylini ilk keşfeden ve yüz vermeyen Akşemseddin'dir.)

ASIRLAR SONRA

Ebûl Vefa Hazretleri bulunduğu semtte çok sevilir. Mahalle halkı mübareğin naaşına sahip çıkar, dahası güzel bir camiyle adını yaşatırlar. İşte bu gün bile Unkapanı, Fatih, Süleymaniye arasında kalan muhit onun adıyla tanınır. Esnaf ona Fatiha okumadan dükkan açmaz, çocuklar okul yolunda bir lahza durur, mırıl mırıl dua okurlar.

İnsanın 'şu işe bakın!' diyesi geliyor, koca koca imparatorlar silinip gidiyor, Allah dostları hatırlanıyor daima.
   

Kaynak:
Huzura Doğru

.]]
http://hikaye.defter.us/-ebl-vefa-hazretleri-hikayesi/
Herşeyde Bir Hikmeti Vardır ' İbretlik Hikayeler [CDATA[Adamın biri bir pislik böceği görür .Bu yaradılışı çirkin pis kokulu bir yaratıktır.Allah bunu niçin yaratmışki ?  der kendi kendine.

Aradan zaman geçer, adamın yüzünde bir çıban çıkar. Nereye başvurduysa derdine bir derman bulamaz. Çııban yara haline gelir. Bir gün sokakta dolaşırken, yüzündeki yara bir yolcunun dikkatini çeker. ayak üstü sohbetten sonra yolcu kendine yardım edebileceğini, bu tip çıbanların oluşturduğu yaraların tedavisini bildiğini söyler. Adam her ne kadar inanmadıysa Allah'tan umut kesilmez diyerek kabul eder.

Yolcu bir pislik böceğinin getirilmesini ister.Orada bulunanlar bu isteğe gülerler. Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında söylediği sözleri o an hatırlar ve derki ;
- Adamın isteğini yerine getirin, ne diyorsa yapın.
Yolcu getirilen böceği yakar ve külünüyaranın üzerine serper ve yara Allah'ın hikmetiyle iyileşir. Bunun üzerine hasta olan adam etrafına der ki ;
- Unutmayın ! Allah'u Teala'nın yarattıklarının, yaratılışında bir hikmet vardır, bir derde deva vardır. Velev ki pislik böceği olsa dahi.

.]]
http://hikaye.defter.us/herseyde-bir-hikmeti-vardir-/
SERVETLE ÖVÜNMEK Hikayesi Okumanız Gerek Yaşanmış Hikayeler [CDATA[Harun Reşit ile Şakik-i Belhî Hazretleri sohbet ediyordu. Bir ara Hazret:
    - Ey Halife! Farz et ki büyük bir çölde kaybolmuşsun. Susuzluktan ölmek üzeresin. O anda birisi gelip elindeki su dolu kırbayı sana satmak istese kaç para verirsin? diye sordu.
    Halife gülerek:
    - Ne kadar isterse veririm, dedi.
    - Peki, o suya karşılık servetinin yarısını istese verir misin?
    - Veririm.
    Hazreti Şakik, "Doğru söyledin" dedi ve devam etti:
    - Ey Halife! Diyelim ki servetinin yarısı ile o suyu alıp içtin ve bir müddet daha yaşama imkanı buldun. Fakat az sonra içtiğin suyu çıkarman gerekir. Ama buna muvaffak olamasan, bütün uğraşmalarına rağmen idrarını yapamasan ve adeta ölecek hale gelsen, o anda yine birisi karşına çıkıp: "Seni tedavi edebilirim, ancak servetinin öbür yarısını isterim" dese, ne dersin?
    Halife hiç düşünmeden:
    - Elbette razı olurum, dedi.
    Bunun üzerine Şakik-i Belhî:
    - Öyleyse Ey Emirü'l Mü'minin! Önce içtiğin, sonra da idrar yolu ile dışarı attığın bir yudum su kıymetinde bile olmayan servetine sakın güvenme! Hiç kimseye karşı mal, mülk ve servetinle övünme, buyurdu.

* * *

   Evet, insan gelirken beraberinde olmayan, giderken de beraber götüremediği servetine güvenmemeli, yıkılabilir dünyada kazandığı gibi her an kaybedebileceğini de unutmamalı, servetin kendisini değiştirmesine fırsat vermemelidir. Bir deprem, nice mamureleri bir anda virane haline getirebilir.


KAYNAK:
AKAR, Mehmet; Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001, s. 111-112

.]]
http://hikaye.defter.us/servetle-ovunmek-hikayesi-okumaniz-gerek/
PEYGAMBERİMİZLE HAKKINI ARAYAN UKKÂŞE Peygamber Efendimiz [CDATA[Hz. Peygamber (sav.) artık ömrünün sayılı günlerini yaşıyordu. Altmışüç yıllık şerefli hayatını insanlara hidayet ve kurtuluş yolunu anlatmakla geçiren o şanı yüce insan bir karıncayı bile incitmemiş ve incitenleri de daima uyarmıştı. Fakat Allah elçilerinin de farkında olmaksızın çok ufak hatalar işleyebileceğini bildiğinden şu son anlarını yaşarken bütün mü'minlerle helalleşmeyi aklından geçirdi.
    İşte o yüzden bir gün Bilâl'den ezan okuyarak mü'minlerin camiye toplanmasını rica etti. Hz. Bilâl'de bunu bir emir kabul ederek hemen minareye çıkıp yakıcı ve gür sesiyle ezan-ı şerifi okudu. Ezan sesini duyar duymaz bütün Mekke'li (göçmen) ve Medine(li (yerli) sahabiler birer birer camiye akın ederek her tarafını tıklım tıklım doldurdular.
    Sevgili Peygamberimiz (sav) sahabilere iki rekat namaz kıldırdıktan sonra minbere çıkarak önce Allah'a hamdü senada bulundu, daha sonra da bütün gözlerden ırmak ırmak yaşlar akıtan, bütün kalpleri tirtir titreten, bütün vücutları ürpertiye boğan içli ve duygulu bir hutbe verdi. Ve hutbesini sona erdirirken de kelimelerin üstüne basa basa şöyle haykırdı.
    "Ey mü'minler!... Ben sizin Peygamberinizim. Sizlere ömür boyunca öğütler verdim, hidayet ve kurtuluş yolunu anlatmaya çalıştım. Tabii ki güç ve kuvvetine sınır olmayan Allah'ın izni ve yardımıyla. Sizleri bir kardeş gibi şefkat kanatlarımın altına alarak korudum. Bir baba gibi de size karşı merhametli davrandım. Sizinle keder ve gaye birliği ettim.
    Şimdi size soruyorum. Bende hakkı hukuku olan var mı? Olan hemen gelsin ve Allah hakkı için, büyük Kıyamet günü hesaplaşmasından önce hakkını alsın."
    Yaşın yaşın ağlıyan gözlerle peygamberlerini dinleyen sahabilerden hiç kimse gidip de, "Ey Allah'ın Rasulü!.. Benim sende hakkım var" demedi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) aynı soruyu ikinci ve üçüncü defa tekrarlayınca sahabilerden Ukkâşe ayağa kalkarak huzuruna vardı ve, "Ey Allah'ın elçisi anam-babam sana feda olsun! Eğer defalarca Allah (c.c.) adını kullanmasaydınız huzurunuza gelip de hakkımı aramaya kalkışmayacaktım." dedi ve olayı şöyle anlattı:
    "Ey Allah'ın elçisi!.. Birgün sizinle birlikte savaş ediyordum. Nasılsa develerimiz yanyana geldiler. Devemden inerek özür dilemek üzere size yaklaşmıştım ki, birden kamçınızın sırtımda şakladığını duydum. Ey Allah'ın Rasulü!.. Bunu kasten mi yaptınız yoksa devenize vururken kazara bana mı çarptı? Bunu bilmiyorum."
    Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav.) "Ey Ukkâşe, Peygamberin sana kasten nasıl vurabilir? Asla!" diye özür beyan etti ve ardından Hz. Bilal'e, kızı Fatıma'nın evine vararak aynı kamçıyı alıp getirmesini söyledi. Bilal (r.a.) camiden çıkarak Hz. Fatıma'nın evine doğru hızla yol almaya başladı. Bir yandan da Peygamberler Peygamberinin kendi kendine ceza vermesini düşünüyordu.
    Kapıyı çaldı; içerden Fatıma "Kim o kapıya vuran?" diye seslenince Bilal (r.a.) kendisini tanıttı ve Allah Rasulünün savaşlarda kullandığı kamçısını almaya geldiğini belirtti. Fatıma:
    - Ey Bilal, babam kamçıyı ne yapacak?
    Bilal:
    - Baban bu kamçıyla kendi kendisini cezalandıracak.
    Fatıma:
    - Ey Bilal, bu kamçıyla babama vurarak hakkını alacak olan kim?
    Bilal:
    - Ukkâşe, dedi.
    Hz. Bilal (r.a.) kamçıyı alır almaz doğru camiye yollandı. Kamçıyı götürüp Hz. Peygamber'e teslim etti. Peygamber de Ukkâşe'ye verdi.
    Tam bu sırada ayağa fırlayan Hz. Ebu Bekir'le Hz. Ömer "Ey Ukkaşe, işte biz karşınızdayız, Peygamber'in yerine bize vurun. Ne olur?" diyerek arkalarını dönerler.
    Hz. Peygamber:
    "Ey Ebu Bekir, Ey Ömer, yerlerinize oturun. Şüphesiz ki Yüce Allah (c.c.) sizin bu iyi niyetinizi mükafatsız bırakmayacaktır" diye çıkışır.
    Bu defa Hz. Ali (r.a.) fırlar ve "Ey Ukkaşe!" der: "İşte ben karşınızda hayattayım, Peygamber'e vurmanıza gönlüm razı olmuyor, işte sırtım, işte karnım, istediğiniz yere dilediğiniz kadar vurun."
    Hz. Peygamber:
    - Ey Ali, otur yerine! Yüce Allah (c.c.) senin bu iyi niyetini mükafatsız bırakmayacaktır" diye çıkışır.
    Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin:
    - Ey Ukkaşe, biliyorsun ki biz Allah Resulünün torunlarıyız, hakkını bizden aldığında O'ndan almış sayılırsın. Ne olur bize vur?" diye yalvarıp yakarırlar. Hz. Peygamber (sav) onlarad da:
    -"Yerlerinize oturun, ey benim göz bebeğim torunlarım" diye çıkışır.
    Bütün bu olanları ibretle seyreden Sevgili Peygamberimiz (sav.) "Ey Ukkaşe, eğer gerçekten bana vurmak istiyorsan, buyur, vur!" diyerek haykırdı. Bunun üzerine Ukkaşe, "Ey Allah'ın Resulü!" dedi. "Siz bana vurduğunuzda ben çıplaktım. Şimdi ben de size vururken çıplak kalmanızı rica ediyorum."
    Sevgili Peygamberimiz (sav) hiç duraklamadan hemen elbisesini çıkarır ve "Buyurun, hiç çekinmeden dilediğiniz kadar vurun" diye diretti.
    Durumu yakından izleyen sahabiler hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlarlar ve hıçkırık sesleri cami duvarlarını sarsarcasına kalınlaşırken, Ukkaşe bakar ki iki cihan güneşi Peygamberin vücudu süt gibi beyaz ve ardından Peygamberlik mührünü taşıyan ben etrafa ışık saçmaktadır. Kalkar gider sırtını doya doya öperek yerine dönüp oturur. Ardından da:
    "Ey Allah'ın Rasülü!" der. "Canım sana feda olsun! Hangi kalb sana kıyabilir? Maksadım sadece o senin ışık saçan mübarek vücudunu kana kana öperek, senin yüzün suyun hürmetine Rabbimin rızasını kazanmak ve Cehennem azabından kurtulmaktır."
    Sözün burasında ışıldayan nurani gözlerle sahabilerin süzen Sevgili Peygamberimiz (sav): "Ey Mü'minler!.. Beni dinleyin!" der. "Cennetlik görmek isteyen varsa, işte Ukkaşe'yi görsün."
    Bunun üzerine bütün müslümanlar kalkıp Ukkaşe'nin gözlerinden öperek, "Müjdeler olsun!.. Yüksek derecelere eriştin ve Peygamberimizin dostluğunu elde ettin." diyerek kendisini tebrik ettiler.
    Allah'ım ululuk ve yücelik hakkı için bize Sevgili Peygamberimizin şefaatını nasip et, amin...

KAYNAK: Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları, İstanbul 2000, s. 225-231

.]]
http://hikaye.defter.us/peygamberimizle-hakkini-arayan-ukkse/
BÖYLE ÖRNEK OLUYORDU İNSANLIĞA! Tarihi Hikayeler [CDATA[ Onun ideali, insanlığa hizmetti, yoksa insanlığın kendisine hizmeti değildi. O sebepten eline geçeni yemek yedirir, içmez içirir, yönettiği insanların mutluluğuyla mutlu olurdu.
    Yine adeti üzere bir miktar imkan biriktirmiş, çevresine de münadiler göndermişti.
    Sesleniyorlardı Medine sokaklarında münadiler:
    - Resulüllah mescidin önünde muhtaçları bekliyor. Miskin derecesinde ihtiyaç sahibi olanlar gelsin, hisselerine düşecek yardımı alsın, kimse mahrum kalmasın!
    Az sonra mescidin önüne muhtaçlar toplanmışlardı. Mutluydular. Çünkü kasıp kavuran ihtiyaçlarının hiç olmazsa bir kısmını karşılayacak imkana kavuşacaklardı.
    Nitekim düşündükleri gibi de oldu. Efendimiz gelenleri şöyle bir gözden geçirdikten sonra mevcudu da hesap ederek önünden geçenlere hisselerini veriyor, onlara tebessümle bakarak mutluluğunu da açıkça hissettiriyordu.
    Mutluydu. Çünkü O'nun en büyük mutluluğu insana yardım, insana hizmetle meydana geliyordu. İşte o anda da insana hizmette bulunuyor, ihtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını gideriyordu.
    Nihayet elindeki mikan bitti, yardım isteyecek insan da bitti. Demek ki hesap iyi yapılmıştı.
    Ne var ki çok sürmedi, ötelerden kan ter içinde koşup gelen bir bedevi görüldü. Adama hem ufkuna bakıyor, hem de nefes nefese koşmaya devam ediyordu. Nihayet geldi, şöyle bir nefeslendikten sonra söylendi.
    - Yardım dağıttığınızı söylediler onun için nefes nefese koştum; ama yine de yetişemedim! Zaten hep şanssızım ben.
    Çok üzgündü yoksul adam. Anlaşılan ihtiyacı da fazlaydı. Böyle bir fırsatı mutlaka değerlendirme niyetiyle koşmuştu; ama yine yetişememişti.
    Sordular:
    - İhtiyacın çok mu fazlaydı?
    Saymaya başladı yardım alabilseydi neler alacağını.
    Hepsi de zaruri ihtiyaçtı. Demekki adamın ihtiyacı şiddetliydi. Ama Rasulüllah'ın imkanı da bitmişti. Elinde avucunda olanı tümüyle vermiş, geriye tek dirhem bile kalmamıştı. Şimdi ne olacaktı?
    Efendimiz şefkatle baktı bedeviye. Sonra da beklenmeyen teklifini yaptı yoksul adama:
    - Üzülme ihtiyaçlarını yine alacaksın. Hem de hiçbirini bırakmaksızın!
    - Nasıl? Diyerek heyecanlandı yoksul adam. Efendimiz kelimelere basa basa konuştu:
    - Şimdi buradan kalk, şehrin içine dal, ihtiyaçlarını nerede bulursan al ve aldığın satıcılara da de ki:
    - Mal bana ait, parasını ödemek de Resulullah'a! Allah'ın Resulü ödeyecektir. İstediğimi verin!
    Resulüllah (sas) böylece verecek parası olmayınca muhtaçların borcunu yükleniyor, bir fırsatını bulup da ödeyeceğini düşünerek insanına böyle yardımda bulunuyor, insana hizmeti böyle en öne alıyordu.
    Adam sevinçle çarşının yolunu tuttu. Zihninde neleri alacağının hesabını yaparak heyecanla gidiyordu.
    Olaya şahit olan Hazreti Ömer, fedekarlığın bu kadarına razı olamamış gibiydi.
    Nihayet düşüncesini dile getirmekten kendini alamadı da dedi ki:
    - Ya Resulellah! Sen gücünün yettiğiyle mükellefsin, yoktan da vermekle değil. Elinde  olanı tümüyle dağıttın, geriye bir şey kalmadı. Neden başkalarının borçlarını da yükleniyor, onların ihtiyaçlarını da karşılamak zorunda bırakıyorsun kendini? Bu kadarı da fazla değil mi?
    Bu sözlerden hiç de memnun olmayan Resulüllah'ın yüzündeki tebessümün kaybolduğu görüldü. Halbuki o ana kadar çok mutluydu, tebessümü hiç eksik etmemişti.
    Bu defa da masum bir adam söze karıştı;
    - Ya Resulallah sen Ömer'e bakma ver, Allah da sana verir, dedi.
    Bu söze memnun olan Resulüllah'ın tebessümü tekrar yüzünde belirdi, 'fedekarlığa devam et' sözünden memnun olduğu anlaşılıyordu.

KAYNAK: Şahin, Ahmed, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam, Zaman Cep Kitapları, 3, Feza Gazetecilik, İstanbul 2001

.]]
http://hikaye.defter.us/boyle-ornek-oluyordu-insanliga/
Namazı Ertelemein zararı nedir ? Yaşanmış Hikayeler [CDATA[

Anneannesinin sözleri yankilandi kulaklarinda: \"\"Oglum namaz hiç bu vakte birakilirmi?\"\" Anneannesinin yasi yetmise dayanmis, ama ezan
okundugu vakit yerinden siçrar, yasindan beklenmeyecek bir hizla abdestini alir ve namazini kilardi.

Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne oluyorsa, hep... namaz son dakikalara kaliyor, bu sebeple namazini alelacele eda ediyordu. Bunu düsünerek kalkti yerinden, gözü saate kaydi. Yatsi ezaninin okunmasina on bes dakika kalmisti. Basini her iki yöne pismanlikla sallayarak, "Yine geciktirdim namazi." dedi kendi kendine.

Kivrak hareketlerle abdestini aldi ve daha elini yüzünü tam kurulamadan kendisini odasina atti. Mecburen, hizli hareketlerle namazi eda
etti. Tesbihatini yaparken anneannesini düsünmeden edemedi. "Bu halimi görse, tatli-sert kizardi yine bana." dedi. Çok seviyordu onu ...Hele öyle bir namaz kilisi vardi ki, onu hep bir gökkusagi hayranligiyla seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardi ki... hicabindan renkten renge girerdi.

O gün aksama kadar derse girmisti. Müthis bir agirlik vardi üzerinde. Duasini yaparken, basini ellerinin arasina alip secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu sekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanir gibi oldu. "Ne kadar da yorulmusum." dedi. Daldi gitti öylece....

Kiyamet kopmustu. Mahseri bir kalabalik vardi. Her yön insanlarla doluydu. Kimi dona kalmis, hareketsiz bir sekilde etrafi izliyor; Kimi saga sola kosturuyor, kimisi de diz çökmüs, basi ellerinin arasinda bekliyordu. Yüregi yerinden firlayacak gibi atiyor, adeta kafesinden kurtulmaya çalisiyor,soguk soguk terler döküyordu. Hayattayken kiyamet, sorgu sual ve mizan hakkinda çok sey duymus ve ahiret hayati adina bu kavramlar kendisi için köse tasi olmuslardi. Ama mahser meydaninda ki ürperti, korku ve bekleyisin bu denli dehset verecegini düsünmemisti.

Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir saga, bir sola bakti. "Benim ismimi mi okudunuz?" dedi dudaklari titreyerek.....

Kalabalik birden yarilmis, bir yol olmustu önünde. Iki kisi kollarina girdi. Mahser meydaninin vazifelileri olduklari belliydi. Kalabalik arasindan saskin bakislarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmislerdi. Melekler her iki yanindan uzaklastilar. Basi önündeydi. Bütün hayati, bir film seridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden...." Sükürler olsun " dedi, kendi kendine ve devam etti; " Gözlerimi dünyaya açtim,Hep hizmet eden insanlari gördüm. Babam sohbetlerden sohbetlere kosuyor, malini islam yolunda harciyordu. Annem eve gelen misafirleri agirliyor, yemek sofralarinin biri kalkip, bir yenisi kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. Insanlara hizmete çalistim. Onlara Allah\"i anlattim. Namazimi kildim. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçindim. "Kirpiklerinden asagi gözyaslari
dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azindan sevdigimi zannediyorum." Diyordu. Ama bir yandan da "O\"nun için ne yapsam az, Cennet\"i kazanmama yetmez." Diye düsünüyordu.Tek siginagi Allah\"in rahmetiydi.

Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu. Sirilsiklam olmus, zangir zangir titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi
bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kagit, mahser meydaninda ki kalabaliga döndüler. Önce ismi okundu. Artik ayaklari tutmaz olmustu. Neredeyse yigilip kalacakti. Heyecandan gözlerini kapamis, okunacak hükme kulak kesilmisti.

Mahseri kalabaliktan bir ugultu yükseldi. Kulaklari yanlis mi duyuyordu? Ismi cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin üstüne yigildi. Hayretten dona kalmisti." Olamaaaazzzz " diye bagirdi. Saga sola kosturdu. "Ben nasil Cehennemlik olurum? Hayatim boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber kosturdum. Hep rabbimi anlattim." Diyordu.

Gözleri saganak olmus, titrek vücudunu islatiyordu. Vazifeli iki melek kollarindan tuttu. Ayaklarini sürüyerek ve kalabaligi yararak
alevleri göklere yükselen Cehennem\"e dogru yürümeye basladilar. Çirpiniyordu. Medet yok muydu? Bir yardim eden çikmayacak miydi?

Dudaklarindan kelimeler kirik dökük, yalvarmayla karisik döküldü.."Hizmetlerim... Oruçlarim.... Okudugum Kur\"anlar......Namazim....Hiçbiri beni kurtarmayacakmi?" diyordu. Bagira bagira yalvariyordu. Cehennem melekleri onu hiç sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklasmislardi. Basini geriye çevirdi. Son çirpinislariydi.

Resülullah, "Evinin önünde akan bir irmak içinde günde bes defa yikanan bir insani o irmak nasil temizler, günde bes vakit namazda insani günahlardan öyle temizler." Buyuruyordu. "Oysa ki benim namazlarim da mi beni kurtarmayacak?" diye düsünüyordu.

" Namazlarim.....Namazlarim....Namazlarim." diye diye hiçkirdi. Vazifeli melekler hiç durmadilar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem çukurunun basina geldiler. Alevlerin harareti yüzünü yakiyordu. Son bir defa dönüp geriye bakti. Artik gözleri de kurumustu. Ümitleri sönmüstü. Basini öne egdi. Iki büklüm oldu.

Kollarini sikan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden bire havada buldu. Alevlere dogru düsüyordu. Tam bir iki metre düsmüstü ki, bir el kolundan tuttu.

Basini kaldirdi. Yukariya bakti. Uzun beyaz sakalli bir ihtiyar onu düsmekten kurtarmisti. kendisini yukariya çekti. Üstündeki basindaki tozu silkerek ihtiyarin yüzüne bakti.

"Siz de kimsiniz ?" dedi.
Ihtiyar gülümsedi: " Ben senin namazlarinim."

"Neden bu kadar geç kaldiniz ?Son anda yetistiniz. Neredeyse düsüyordum."dedi....

Ihtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Basini salladi;

" Sen beni hep son anda yetistirirdin, ...hatirladin mi?


Secdeye kapandigi yerden basini kaldirdi. Kanter içinde kalmisti. Disaridan gelen sese kulak kabartti. Yatsi ezani okunuyordu. Ok gibi yerinden firladi. Abdest almaya gidiyordu..]]
http://hikaye.defter.us/namazi-ertelemein-zarari-nedir-/
Dünya'dan Fani Hayata İlk Giren Kimdir ? İbretlik Hikayeler [CDATA[GÜNLERDEN BİRGÜN HZ.MUHAMMET S.A.V İN KIZI HZ FATMA BABASINA SORAR BABA DÜNYADA İLK ÖNCE CENNETE GİRECEK İNSAN KİMDİR.HZ MUHAMET S.A.V ŞÖYLE BUYURUR BİZİM AŞAĞIDAKİ MAHALEDE FALAN SOKAKTA BİRİ OTURUYOR İŞTE İLK CENNETE GİRECEK İNSAN O DUR DİYOR. HZ FATMA MERAK EDER BABASININ TARİF ETİĞİ YERE GİDER VE KAPIYI ÇALAR KAPININ ARKASINDA ÇOK YAŞLI BİR BAYAN SESİYLE KİM O DER HZ FATMA DA BEN FATMAYIM HZ MUHAMMDİN KIZI FATMA YAŞLI KADIN ÜZÜLEREK ŞÖYLE BUYURUR EY FATMA SENDEN BEN AFETMENİ DİLİYECEM AMA EŞİMİN HABERİ OLMADAN SENİ İÇERİ ALAMIYACAM BEN BUGÜN ONDAN İZİN ALAYIM YARIN GELİRİSİNİZ HZ FATMA GERİ GİDER VE ÇOK ŞAŞIRIR ÖTEKİ GÜN BİRDA GİDER BUSEFER YANINDA ÇOCUKLARI HZ HASAN İLE HZ HÜSEİNİDE GÜTÜRÜR.VE YİNE KAPIYI ÇALAR GENE AYNI BAYAN KİM O DİYE SORAR VE KAPIYI AÇMAZ HZ FATMA BENİM DER YAŞLI BAYAN SORAR YANINDAKİLER KİM HZ FATMA ÇOCUKLARIMDER YAŞLI BAYANDA KUSURUMA BAKMA EY FATMA BEN EŞİME SADECE SENİN İÇİN İZİN ALMIŞTIM ÇOCUKLARINDAN HABERİM YOKTU SENDAHA SONRA YİNE GEL BEN BUSEFER ÇOCUKLARIN İÇİNDE İZİN ALIRIM YAŞLI BAYAN KAPIYI GENE AÇMAZ.ÖTEKİ GÜN HZ FATMA GENE O KAPIYI ÇALAR YAŞLI BAYAN KAPIDA YİNE SORAR KİM O DİYE HZ FATMA BENİMDER VE KAPI AÇILIR SONUNDA.HZ FATMA ÇOK ŞAŞIRMIŞ ÇÜNKÜ YAŞLI DİYE DÜŞÜNDÜĞÜ BAYAN MEĞERSE ÇOK GENÇ VE GÜZEL BİR BAYNMIŞ HZ FATMA SORAR PEKİ O YAŞLI KADIN NERDE DİYE GENÇ BAYAN AĞZINDAN BİR TAŞ ÇIKARTARAK O YAŞLI BAYAN BENİM PEKİ NEDEN O TAŞIN AĞZINDA OLDUĞUNU SORAR GEN BAYAN YOLDAN GEÇENLER SESİMİ DUYUP GÜNAHA GİRMESİNLER DİYE İŞTE BU BAYAN CENNETE İLK GİRECEK İNSANDIR.ÇÜNKÜ KOCASINA SADIK VE DİNDAR BİR EV HANIMIDIR BUNLARI ÖRNEK ALALIM LÜTFEN ALLAHA EMANET OLUN .]] http://hikaye.defter.us/dunyadan-fani-hayata-ilk-giren-kimdir-/ ALLAH'ın İzniyle Şeytanın İtirafları (Şeytanın Hileleri) Tarihi Hikayeler [CDATA[Şeytanın Hileleri


İbn-i Abbas (r.a.) Hazretleri´nden naklen , Muaz b. Cebel (r.a.) rivayet ediyor :

- Bir gün Resullullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada , dışarıdan bir ses geldi :

- Ev sahibi , içerdekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz ? Benim sizden bir dileğim var.

Bunun üzerine , herkes Resullullah (s.a.v.) efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orda ve her zaman büyük oydu... İzin ondan çıkacaktı.

Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , duruma vakıf oldu ve :

- Bu seslenen kimdir bilir misiniz ?

Buyurdu... Biz hep birden şöyle dedik :

- En iyi bilen ALLAH ve Resuludur.

Bunun üzerine Resullullah (s.a.v.) Efendimiz :

- O , lain iblistir. " Şeytandır " Allah'ın laneti onun üzerine olsun...

Buyurunca ; hemen Hz. Ömer :

- Ya Resullullah , bana izin veriniz onu öldüreyim.

Dedi... Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi , şöyle buyurdu :

- Dur ya Ömer , bilmiyor musun ki ; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... öldürmeyi bırak.

Sonra şöyle buyurdu :

- Kapıyı ona açın , gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz.


Bundan sonrasını ondan dinleyelim ; yani Ravi´den. Şöyle anlattı :

Kapıyı ona açtılar. İçeri girdi ve bize göründü. Birde baktık ki , şekli şu :

Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası , büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da , bir manda dudağına benziyordu.

Sonra , şöyle bir selam verdi :

Selam ya Muhammed ; selam size ey cemaat-i müslimin.

Onun bu selamına Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu :

- Selam Allah'ındır ya lain...

Sonra şöyle buyurdu :

- Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş ?

Şeytan şöyle anlattı :

Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.

Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu ;

- Nedir o mecburiyetin ?

Şeytan anlattı :

- İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki ; Allah-ü Taâlâ sana emir veriyor , Muhammed´e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa , doğrusunu diyeceksin. Sonra...

Allah-ü Teâlâ buyurdu ki :

- Söylediklerine bir yalan katarsan , doğruyu sölemezsen... seni kül ederim ; rüzgara savurur... Düşmanlarının önünde , seni rüsvay ederim.

- İşte... böyle ; ya Muhammed , o emir üzerine sana geldim.

- Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem ; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki , düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.

Bundan sona Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle sordu :

- Madem ki , sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat : Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ?

Şeytan şu cevabı verdi :

- Sensin ya Muhammed. Allah´ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir ki ?

Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu :

- Benden sonra , en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin ?

Şeytan anlattı :

- Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.

Bundan sonra , sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti ;

Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu ; şeytan anlattı :

- Sonra kimi sevmezsin ?

- Kendisini sabırlı bildiğim , şüpheli işlerden sakınan alimi...

- Sonra ?

- Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamayı adet eden kimseyi.

- Sonra ?

- Sabırlı olan bir fakiri ki ; ihtiyacını kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez.

- Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nerden bilirsin ?

- Ya Muhammed , ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa , Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı , onun sabrını ; o halinden , tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.

- Sonra kim ?

- Şükreden zengin.

- Peki, ama zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın ?

- Onu görürsem ki , aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki ; şükreden bir zengindir.


Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu :

- Peki, ümmetim namaza kalkınca , senin halin nice olur ?

- Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.

- Neden böyle olursun ; ya lain ?

- Çünkü bir kul , Allah için secde edince bir derece yükselir.

- Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun ?

- O zaman da bağlanırım. Taa , onlar iftar edinceye kadar.

- Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun ?

- O zaman da çıldırırım.

- Peki ya Kur´an okudukları zaman nasıl olursun ?

- O zaman da eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.

- Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır ?

- Ha işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren , bir testere alır eline ve beni ikiye böler.

Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu :

- Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin , ya Ebamürre ?

Bunun üzerine iblis :

- Onu da anlatayım... dedikten sonra anlatmaya başladı :

- Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki ;

1 - Allah-ü Teala , sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.

2 - O , sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.

3 - Allah-ü Teala , onun verdiği sadakayı , cehennemle arasında bir perde yapar.

4 - Allah-ü Teala , belayı sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.


Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ashabı hakkında bazı sorular sordu :

- Ebubekir için ne dersin ?

İblis ise şu cevabı verdi :

- O bana cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam´a girdikten sonra nasıl bana itaat eder ?

- Peki , Ömer b. Hattab için ne dersin ?

İblis ona da şu cevabı verdi :

Allah´a yemin ederim ki ; her gördüğüm yerde ondan kaçarım.

Peki , Osman b. Affan için ne dersin ?

Ondan utanırım. Hem de çok. Nasıl ki , Rahman´ın melekleri de ondan utanırlar...

Peki , Ali b. Ebutalib için ne dersin ?

İblis onun için de şöyle dedi :

Ah onun elinden bir kurtulsam... O , kendi başına kalsa , ben kendi başıma kalsam... O beni bıraksa, ben de onu bıraksam . Ben onu bırakırım ; ama o beni bırakmaz.


Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar kısmen bittikten sonra , şöyle buyurdu :

- Ümmetime saadet ihsan eden ; seni taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun.

Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ' in o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi :

- Heyhat , heyhat... Ümmetin saadeti nerede ? Ben , o belli vakte kadar diri kaldıkça , sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın ?
Ben , onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar , benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaradan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah´a yemin ederim ki ; Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini... Hasılı , bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat , Allah´ın halis kullarını , evet , bunları azdıramam.

Bunun üzerine Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu :

- Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir ?

Bu suale İblis şu cevabı verdi :

- Bilmez misin ya Muhammed bir kimse ki , dirhemini ve dinarını sever... O , Allah için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki ; dirhemini dinarını sevmez ; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz. Bilirim ki o, ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul malı ve övülmeyi sevdiği sürece , kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddetce o , size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki ; mal sevgisi , büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki ya Muhammed , baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır.

İblis anlatmaya devam etti :

- Ya Muhammed , bilmez misin ? Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra , o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.

- Onların bir kısmını ulemaya gönderdim.

- Bir kısmını gençlere yolladım.

- Bir kısmını da , meşayihe saldım.

- Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim.

- Gençlere gelince , aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.

- Çocuklara gelince , onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar.

- Bizimkilerin bir kısmını da abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin.

- Onlar bunların yanına girer ; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne , hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki ; başlarlar , sebeplerden herhangi birine sövmeye...

- İşte , böylece onlardan ihlası alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları ibadeti , ihlassız yaparlar gayrı... Ama bu hallerin farkında olmazlar.

İblis , bundan sonra , aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi :

- Bilmez misin ya Muhammed , Rahip Basisa tam yetmiş yıl ihlas ile Allah´a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki , her dua ettiği hasta , duası ve bereketi ile şifa buluyordu. Onun peşine takıldım. Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi.

Bu o kimsedir ki ; Allah-ü Teala aziz kitabında , onu şöyle anlatır :

" ... Şeytan hali gibidir ki ; o insana : " Kafir ol " dedi. Vaktaki o kafir oldu. "

Bu defa ona şöyle dedi : " Ben senden uzağım. Ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. " (59/16)


İblis bundan sonra bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı :

- Bilmez misin ya Muhammed , yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse , o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse , o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed , ben Adem´e ve Havva´ya yalan yere Allah adına and içtim.

" Muhakkak ben size nasihat ediyorum. " (7/16) dedim...

Bunu yaparım ; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.

- Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da benim meyvelerimdir ve şenliğimdir.

- Her kim talak üzerine yemin ederse , günahkâr olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun , isterse doğru şey üzerine olsun. Her kim talakı ağzına alırsa , taaa hakikati belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onların bu halleri ile kıyamete kadar meydana getirecekleri çocukları hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer.

- Ya Muhammed , namazı an be an tehir edilince... onu da anlatayım. O her ne zaman ki , namaza kalkmak ister ; tutarım , ona vesvese veririm. Derim ki : " henüz vakti var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. sonra kılarsın. "

- Böylece o , vaktinin dışında namazını kılar. Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.

- Şayet o kimse beni mağlup ederse , ona insan şeytanlarından birini yollarım. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O , bunda da beni mağlup ederse , bu sefer onun hesabını namazında görmeye bakarım. O namazın içinde iken ;

- " sağa bakr30; sola bak... " derim. O da bakar. O ki böyle yaptı... Yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona :

- " Sen ebedi yaramaz bir iş yaptın. " derim veböylece onun huzurunu bozarım.

- Sen de bilirsin ki ya Muahammed , her kim namazda , sağa ve sola çokça bakarsa , Allah onun namazını kabul etmez. Bunda da ona mağlup olursam , yalnız başına namaz kıldığında yanına giderim. Ve ona ; çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da , başlar ; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun , gagası ile yerden bişeyler topladığı gibi.

- Bu işi yaptırmakta da ona başarı kazanamazsam bu sefer , cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rüküdan kaldırırım. İmamdan evvel de secde ve rüku yaptırırım. İşte o böyle yaptığı için , kıyamet günü , Allah onun başını eşek başına çevirir.

- O kimse bunda da beni yener ise , bu defa , ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.

- Bunda da mağlup olursam , bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince , o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa , onun içine küçük bir şeytan girer. Dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşte , bundan sonra o kimse , hep bize itaat eder , sözümüzü dinler , dediklerimizi yapar.


Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti :

- Sen ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki ? Ben onlara ne tuzaklar kurarım , ne tuzaklarr30; Miskinlerine , çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki :

" Namaz size göre değil.. O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir. "

Sonra hastalara giderim :

- " Namaz kılmayı bırak " derim , çünkü Allah-ü Teala : " hastalara zorluk yok... " (24/61) buyurdu. İyi olduğun zaman kılarsın ". Ve böylece o , namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir. Şayet o , hastalığında namazı terkederek ölüp giderse , Allah'ın huzuruna çıkarken , Allah-ü Teala´yı öfkeli bulur.

Sonra şöyle dedi :

- Ya Muhammed , eğer bu sözlerime yalan kattımsa , beni akrep soksun.

- Eğer yalan varsa Allah´tan dile beni kül eylesin.


İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi :

- Ya Muhammed , sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun ? Halbuki ben onların altı da birini dininden çıkardım.


Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ona , yani İblis´e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi :

- Ya lain , senin oturma arkadaşın kim ?

- Faiz yiyen.

- Dostun kim ?

- Zina eden.

- Yatak arkadaşın kim ?

- Sarhoş

- Misafirin kim ?

- Hırsız.

- Elçin kim ?

- Sihirbazlar.

- Gözünün nuru nedir ?

- Karı boşamak.

- Sevgilin kim ?

- Cuma namazını bırakanlar.


Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu :

- Ya lain , senin kalbini ne yıkar ?

- Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi.

- Peki , senin cismini ne eritir ?

- Tevbe edenlerin tevbesi.

- Peki , ciğerini ne parçalar, ne çürütür ?

- Gece ve gündüz , Allah'a yapılan bol bol istiğfar.

- Peki yüzünü ne buruşturur ?

- Gizli sadaka.

- Peki gözlerini kör eden nedir ?

- Gece namazı.

- Peki , başını eğdiren nedir ?

- Çokça kılınan cemaatle namaz.


Resullullah (s.a..v) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu :

- Sana göre insanların en saadetlisi (!) kimdir ?

- Namazını , bilerek kasden bırakanlar.

- Peki , insanların en şakisi kimdir ?

- Cimriler

- Peki , seni işinden ne alıkoyar ?

- Ulema meclisleri

- Peki , yemeğini nasıl yersin ?

- Sol elimle parmaklarımın ucu ile.

- Peki , sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin ?

- İnsanların tırnaklarının arasında.


Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra , bir başka bir mevzuu sordu. İblis de cevap verdi.

- Rabbinden neler talep ettin ?

- On şey talep ettim.

- Nedir onlar ya lain ?

- Şunlardır :

- Allah´tan diledim ki , beni ademoğullarının malına ve evladına ortak ede. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu : " Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara gurur vaad eder... " (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.

- Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim , faiz ve haram karışan yemeklerden yerim. Şeytandan Allah´a sığınılmayan malın da ortağıyım.

- Cinsi münasebet anında , Allah´a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim. Ve o her birleşmeden hasıl olan çocuk , bize itaat eder. Sözümüzü dinler.

- Her kim hayvana binerken , helal yola gitmeyi değil de , aksini isteyerek binerse , bende onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir ; " Onlar üzerine süvarilerinle , piyadelerinle yaygara çıkartr30; " (17/64)

- Allah-ü Teala'dan diledim ki : Bana bir ev vere. Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi.

- Diledim ki bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana mescid yaptı.

- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı olarak verdi.

- İstedim ki ; bir ezan vere , Mezmurları verdi.

- Diledim ki ; bana bir yatak arkadaşı vere. Sarhoşları verdi.

- Diledim ki ; bana yardımcılar vere. Bunun içinde kaderiye mensuplarını verdi.

- İstedim ki ; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir : " O kimseler ki ; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır. " (17/27)

Bir ara Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu :

- Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle ispat etmeseydin , seni tastik etmezdim.

Bundan sonra İblis devam etti :

- Ya Muhammed , Allah´tan diledim ki ; ademoğullarını ben göreyim ; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi.

- Diledim ki ; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa ; bu da oldu. Böylece ben , onlar arasında akıp giderim. Gezerim. Hem de nasıl istersem.

Bütün bu isteklerimi verdi.

- Hepsi sana verildi , buyurdu Hz. Muhammed.

- Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra şunu da ekleyeyim ki ; benimle beraber olanlar , seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte , böylece kıyamete kadar , ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.

Bundan sonrasını İblis şöyle anlattı :

- Benim bir oğlum vardır. Adı, ATEME´dir. Bir kul , yatsı namazını kılmadan uyursa gider ; onun kulağına bevleder. Eğer böyle olmasaydı ; imkan yok , insanlar namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.

- Benim bir oğlum daha vardır ki ; onun adı da MüTEKAZİ´dir. Bunun vazifesi de ; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Mesela bir kul , gizli bir taat işlerse ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa MüTEKAZİ onu dürter. En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece ; Allah-ü Teala onun yüz sevabından doksan dokuzunu imha eder. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.

- Sonra , benim bir oğlum daha vardır. Onun adı da KüHAYL´dir. Bunun işi de , insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa , ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi , uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitmezler. Böylece hiç sevap alamazlar.

Bundan sonra İblis şöyle anlattı :

- Hangi kadın olursa olsun. Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur. Ve onu , bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir.

Mesela :

" Elini kolunu dışarı çıkar, göster. " der.

- O da bu emri tutar. Elini kolunu açar , gösterir. Bundan sonra , o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.

İblis bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz´e kendi durumunu anlatmaya başladı :

- Ya Muhammed , bir insanı delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur. Ben ancak vesvese veririm. Ve bir şeyi güzel gösteririm. O kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı , yeryüzünde ;

" İlah yoktur sadece Allah vardır ve Muhammed Allah´ın resülüdür. "

- diyen herkesi , oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delalete düşürürdüm. Nasıl ki senin elinde de , hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın Resulusun. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı , yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen Allah´ın halkı üzerinde bir hüccetsin. Ben de , kendisi için ezelde şekavet yazılan kimselere sebebim. Said olan kimse , taa , ana karnında iken saiddir. Şaki olan da , yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan da Allah , şekavet ehli kılan da Allah.

Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu:

" Bunlar, taa sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabb´ın esirgedikleri hariç... " (11/118-119)

" Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir. " (33/38)


Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , İblis´e şöyle buyurdu :

- Ya Ebamürre , acaba senin bir tevbe etmen ve Allah´a dönmen mümkün değil mi ? Cennete girmene kefil olurum.

Bunun üzerine İblis şöyle dedi :

- Ya Resullullah , iş verilen hükme göre oldu. Karar yazan kalem de kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan , cennetin ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan ; beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah´tır. Ve O , bütün eksik sıfatlardan münezzehtir.

Ve İblis cümlelerini şöyle tamamladı :

- İşte bu söylediklerim sana son sözümdür. Ve bütün söylediklerimi de doğru dedim.



Kaynak : Seceret'ül Kevn - Muhyiddin-i Arabi (k.s.).]]
http://hikaye.defter.us/allahin-izniyle-seytanin-itiraflari-seytanin-hileleri/
UMEYR'İN MACERASI Din Büyükleri Halifeler [CDATA[Bedir gazasından hemen sonraydı. Müşriklerin büyüklerinden Umeyr b. Vehb ile Safvan b. Ümeyye, Mekke'de bir kenara oturmuş, Bedir ölüleri için dertleşiyorlardı. Umeyr'in bir oğlu da Bedir'de esir düşmüştü. Safvan'a diyor ki:

- Borçlarım ve çocuklarım olmasaydı, esir oğlumu bahane ederek Medine'ye gider, Muhammed'i öldürürdüm.

- Bu işi yaparsan borçlarını ben öderim, çocuklarına da bakarım.

- Tamam, öyleyse bu iş aramızda gizli kalsın!

Umeyr kılıcını bileyip zehir sürdükten sonra yola çıkar ve Medine'ye ulaşır. Onun kılıcıyla mescidin kapısına geldiğini gören Hz. Ömer (R.A.) durumdan kuşkulanır ve vaziyeti Resul-i Ekrem'e haber verir. Rasulullah'ın isteği üzerine de, adamı kılıcının kayışından yakaladığı gibi huzura getirir. Rasulullah (A.S.) buyurur:

- Bırak onu ya Ömer! Sen de yaklaş ya Umeyr!

Sonra ona niçin geldiğini sorar. Umeyr cevaben der ki:

- Elinizdeki esir için geldim; ona iyi davranasınız.

- Öyleyse boynundaki bu kılıç ne oluyor?

- Allah kılıçların belâsını versin! Bize bir faydası mı var?

- Niçin geldiğini bana doğru söyle.

- Söylediğim gibi, sadece bunun için geldim.

- Hayır!.. Safvan'la Bedir'de ölenler için dertleşip anlaştınız. Sözleştikten sonra beni öldürmeye geldin. Fakat Allah buna engeldir!

- Senin Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet ederim. Konuştuklarımızı, ben ve Safvan'dan başka bilen yoktu. Allah'a yemin olsun ki, bunu sana bildiren Allah'tan başkası değil! Elhamdülillah.

Umeyr artık, sadık bir müslümandır. Resul-i Ekrem (A.S.) buyurur:

- Kardeşinize dinini ve Kur'an'ı öğretin, esirini de salıverin!

Öyle yaptılar. Sonra Umeyr, halkı İslâm'a davet isteğiyle Mekke'ye döndü. Birçok kimse, onun sayesinde müslüman oldu..]]
http://hikaye.defter.us/umeyrin-macerasi/
Fakir ve Kör Hikayesi İbretlik Hikayeler [CDATA[Kibirli ve zengin birisi kapısına gelen bir fakire bir şey vermediği gibi, onu hem paylar hem de kapıyı yüzüne kapatır.. Zavallı fakir içlenir; bir tarafa çekilir ve oturur, ağlamaya başlar.. Bir kör, onun ağlamalarını duyar. Kalkar yanına gelir, niçin böyle üzgün olduğunu, ağladığını sorar.

Fakir olanı biteni anlatır.

Kör, teselli vererek, üzülmemesini, kendi evine gelmesini, evinde kalmasını, ekmeğini çorbasını kendisiyle paylaşmasını ister ve ısrarda eder. Fakir onun içtenliği ve ısrarı karşısında kabul eder, onunla gider.

Kör ona karşı çok güzel bir konukseverlik gösterir. Fakirin, hem karnı doyar hem de gönlü hoş olur.
Gönlü öyle hoş olur ki, o hoşnutluk içinde:
- Sen bana evini açtın, sen bana gönlünü açtın, Kadir Mevlamda senin gözünü açsın, diye dua eder.

Gece olur, körde bir gariplenir bir gariplenirki, o gariplik içersinde gözünden birkaç damla yaş damlar, gözleri birden açılır. Görmeğe başlar.

Körün görmesi ile ilgil i haber bir anda şehirde yayılır. Yer yerinden oynar. Bu haberi onu kapısından kovan, kovmakla kalmayan taş yüreklide duyar. İşin doğruluğunu anlamak için gözü açılan şahsa gelir:
- Çok şanslıymışsın. Gözün nasıl açıldı, kim açtı.
- Hey! seni gidi gafil seni, sen nasıl bir adammışsınki, öyle bir mübarek zatı azarladın, üzdün, yüzünü yıktın. devlet kuşunu bıraktın, baykuş ile meşgul oldun. Gözümün kapısını, senin yüzüne kapıyı kapattığın o kimse açtı.
- Desene kendime yazık ettim, öyle bir doğanmışki öyle bir devletmiş ki, kıymetini bilemedim, bana değil sana nasip oldu, ben avlayamadım sen avladın, der ve kıskançlıkla parmağını ısırır.

Dişini sıçan gibi hırsa batırmış kimse koca doğanı nasıl avlayabilir? İyilerin bastıkları toprak dermandıe, göz açar. ancakgönül gözü kör olanlar o dermandan gafildirler, kıymetini ne bilsinler.

Bostan ve Gülistan'dan uyarlanmıştır.
.]]
http://hikaye.defter.us/fakir-ve-kor-hikayesi-/
HAKİKİ MUHABBET NEDİR Hızır Hikayeleri [CDATA[Biribirlerine kırılan iki arkadaştan biri, uzun bir aradan sonra diğerinin kapısını çalar.

-Kim o? diye seslenir içerdeki.

-Benim, der kapıyı çalan.

-Burada ikimize birlikte yer yok, diye cevap verir öbürü.

Aradan uzunca bir zaman geçer... Yeni bir umutla tekrar çalar sevdiği arkadaşının kapısını.

-Kim o? diye sorar yine içerdeki.

- Sen'im, der bu sefer. Ve kapı sonuna kadar aralanır.

Hz. Mevlânâ da;

"Birisinin kalbinde taht kurmak, sevgisini kazanmak istiyorsanız, öylesine sevmelisiniz ki, benliğinizi bırakıp âdeta o olmalısınız" diye anlatır hakiki muhabbeti.


Öğüt

Birgün Emir Süleyman Pervane, Mevlana'dan kendisine öğüt vermesi için ricada bulumuştu. Mevlana, bir zaman düşündükten sonra:
- Emir Pervane, Kur'anı ezberlediğini duyuyorum, doğru mu? Dedi.
Pervane:
- Evet.
- Ayrıca, Şeyh Sadreddin'den hadis ilmi okuduğunu da duydum.
- Evet doğrudur.
Bunun üzerine Mevlana şöyle buyurmuştu:
- Mademki, Tanrı ve onun peygamberinin sözlerini okuyorsun... O sözlerden öğüt alamıyorsan, hiçbir ayet ve hadis'in emrine uyamıyorsan, benim nasihatimi nasıl dinler ve ona uyarsın.
Pervane, bu sözler üzerine ağlıyarak dışarı çıkar.
.]]
http://hikaye.defter.us/hakiki-muhabbet-nedir/
Kefenden Mektup Din Büyükleri Halifeler [CDATA[

Abdürrahmân bin Avf (r.a) buyurdu.

Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu su ile doldurup, arkasına almış, Medîne-i Münevvere köylerine giderken yorulmuş.

Ben dedim ki,

-Ey emîr-el mü'minîn, yorulmuşsunuz! Bana ver, biraz da ben götüreyim.

Buyurdu ki,

-Eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürür isen, yarın benim günâhımın yükünü kim götürür.

Dedim,

-Senin ne yükün var ki, sen Resûlullahın (sav) yolu üzerine yürüyorsun.

Buyurdu ki,

-Ben Resûlullah hazretlerinin dostu o zemân olurum ki, bu hilâfetden başabaş kurtulayım.

Oğulları Abdüllah  babasının vefâtlarından bir sene sonra onu rüyâda görmüş. Sabâhleyin başı açık dışarı gelip, Resûlullah (sav) hazretlerinin mescid-i şerîflerine vardı. Seslenip, dedi ki,

-Ey Sahâbîler, toplanın. Babamın selâmını size getirdim. Hepsi toplandılar.

Orada Abdüllah hazretleri buyurdu.

-Dün gece babamı rü'yâda gördüm. Dün geceye kadar, babamın âhırete göç edişi bir sene oldu. Resûlullah (sav) hazretlerine babamı rüyâda göreyim niyyeti ile salevât getirirdim. Fekat, göremezdim. Tâ dün gece gördüm. Babamın yüzü değişmiş.

Dedim,

-Ey baba! Bu ne hâldir. Senin yüzünün rengi kırmızı idi.

Dedi,

-Ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar muhâsebede idim.

Dedim.

-Ey baba nasıl hesâb olundun.

-Hesâbın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir yere erişdi ki, beyt-ül-mâla âid sadaka develerinin bir yuları var idi. Birçok yerden bağlamışdım. Artık deveye takacak yeri kalmamışdı. Dışarı atmışdım. Cenâb-ı Rabbil âlemînden azarlayıcı hitâb geldi ki, niçin o yuları atdın. Müslimânların malını zâyi etdin.

-Ey baba, bu itâbdan ne sebeble kurtuldun.

Dedi ki,

-Ey oğul! O mektûb sebebi ile ki, sana demişdim. Bu mektûbu benim kefenim arasına koy.

O mektûb şu idi.

Bir gün Hasen ve Hüseyn (r.anhüma) hazretleri babamın yanına geldiler. Selâm verdiler. Oturdular. Babam, müslimânların işi ile meşgûl idi. Selâmlarını işitmedi. Sonra işi bitdi.

-Buraya gelin.

Onlar dediler,

-Biz selâm verdik.

Babam dedi,

-İşitmedim.

Babam kalkdı. Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayağa kalkdılar. Babam ikisinin de elini öpdü. Hazîne ile meşgûl olan hizmetkâra buyurdu ki,

-İki kaftan getir.

Her birini birine giydir. Onlardan sonra özr dileyip, dedi ki,

-Bizden râzı olun ki, bilmedik, kusûr etdik.

Hasen ve Hüseyn (r.anhüma), babalarının huzûrlarına vardılar.

Dediler ki,

-Emîr-ül mü'minîn Ömer bize elbise verdi.

Hazret-i Alî (k.v) çok memnûn oldu ve buyurdu ki,

-Geri Emîr-ül mü'minîn huzûruna gidiniz. Söyleyin ki, bizim babamız der ki, Resûlullah (sav) hazretlerinden işitdim. Resûlullah buyurdu ki, (Ömer hayâtda iken, İslâmın nûrudur. Dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır.)

Hasen ve Hüseyn (r.anhüma) geldiler, haber verdiler.

Hazret-i Ömer (r.a) dedi ki,

-Siz ikiniz de onu babanızdan işitdiniz mi?

Dediler,

-Evet.

Hazret-i Ömer oğluna dedi ki,

-Yâ Abdüllah! Divit ve kalem ve kâğıd getir. Hasen ve Hüseynin (r.anhüma) babaları Alîden (ra) işitdikleri ve onun Resûlullahdan (sav) (Ömer hayâtda iken islâmın nûru, dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır) buyurduğunu ve üçünün şehâdetlerini yaz.

Üçünün de şehâdetlerini yazdılar.

Sonra, oğluna:

-Ey Abdüllah! Bunu, ben vefât edince, kefenim arasına, göğsüm üzerine koy ki, zor durumda kalınca imdâdıma yetişsin, buyurdu.


.]]
http://hikaye.defter.us/kefenden-mektup/
Rus Mafya Babasının Müslüman Oluşu Yaşanmış Hikayeler [CDATA[

Haber Tematik radyolar grubunda en çok dinlenen radyo olma unvanını taşıyan Moral FM’de İhsan Atasoy’un hazırlayıp sunduğu Nur Penceresi programına stüdyo misafiri olan, Rusya’da dini görevlerde resmi olarak hizmet veren İmam Resul Cemalof, Müslüman olan Rus bir mafya babasının ilginç hayat öyküsünü anlattı.

Mafya liderinin Müslüman oluş hikâyesini mafya babasının kendisinden dinleyen İmam Resul Cemalof bakın bu ilginç hayat hikâyesini nasıl anlatıyor:

1999’da Müslümanlar diye bir grup Nograd’da dersane açtılar. Burada yaşayan meşhur Rus asıllı bir mafya babası var. Bu mafya babasını bir ara hapse alıyorlar. Hapse alınınca içinde çok dehşetli bir sıkıntı yaşadığını söylüyor.

Tabi o zaman Komünist devrinden çıkmış insanlar bunlar. 1990’da din serbest oluyor.  Mafya babası ancak dini bir bölüğe girerse rahat edeceğini düşünüyor. Kendisine bir İncil istetiyor ve veriyorlar. Daha sonra İncil’i okumaya başlıyor. İncil’i okuyunca sakal bırakıyor ve giyimi değişiyor.

Bu mafyanın ismini de orada herkes biliyor. Kendisine Cinkole diye hitap ediyorlar. Etraftakiler bu mafyanın değişimini görünce onlarda onu taklit etmeye başlıyorlar. Altı tane koğuş ağasıyla bir tane mafya babası bir koğuşta beraber kalıyorlar.

Bunun üstünden 5�6 ay geçiyor. Cinkole bakıyor ki içindeki bu rahatlık gidiyor ve sıkıntılar tekrar geliyor. Bir gece yatmıyor ve ‘Yarabbi ben senin dinindeyim neden içimde bir sıkıntı var, rahat değilim ve okuduğumdan da tam haz alamıyorum’ diyor.  Yatmayıp secdeye gidip dua ediyor.

Cinkoli'nin Müslüman oluş hikayesini dinlemek için lütfen tıklayın>>>

Onlarda gece ibadetleri var. Bir gece dua ediyor sabaha kadar. Sabah oluyor ve gardiyanlardan biri içeri giriyor.  ‘Dışarıda bana birisi bir kitap verdi. Bunu isterseniz size vereyim ben dindar değilim, okursanız okursunuz yoksa bir yere koyacağım’ diyor. Cinkole ‘ne kitabı’ diye soruyor. ‘Üstünde Kuran yazıyor’ demiş gardiyan. Cinkole ‘Ben hemen atladım’ diyor.

Cinkole’ye yanındanki tutuklular, koğuş ağaları ‘bize hep Hıristiyanlığı anlattın şimdi başka bir dinin kitabını okuyorsun’ der. Cinkole ‘Ben hiç onları dinlemeden alıp okumaya başladım’ diyor.

Cinkole’nin bu kitabı okuyunca içinden şu cümleler geçiyor:

“Bunların yaşadıkları Hıristiyanlıkta ne var mesela, gidiyorsun günahları işliyorsun kötülükleri yapıyorsun sonra da günah çıkartma var. Onda her şey hallolunuyor. Baktım ki Kur’an-ı Kerimde ‘Zalimler için ebedi bir cehennem var. Ehli iman için ebedi bir cennet var’ yazıyor. Dedim ki Allah böyle adaletli olmalıdır.”

Cinkole, bunu gidip oradaki arkadaşlarına anlatmış ve arkadaşları ‘işte bize böyle bir Allah lazımdı’ demiş. Koğuştakiler hiç düşünmeden Müslüman olmuşlar. İslamiyet’e girdiklerinden ilk haftadan beri bunlarda bir değişiklikler olmaya başlamış.

Daha sonra ben oranın hapishane müdürüyle görüştüm ve bana dedi ki; ‘Bir gün baktım ki bu cani bildiğim insanlar gün geçtikçe melek haline geliyorlar.’

Üstünden 3-4 ay geçiyor. Bu hapishane müdürü Moskova’ya bir rapor yazıyor: ‘Burada böyle böyle insanlar var, bu insanlar önceleri caniydi şimdi ben insanları burada tutmaya utanıyorum. Yani bunlar hapishanelik değil’ diyor. Moskova’dan da ‘tamam tahliye olsunlar’ diye cevap geliyor.

Cinkole şaşkınlık içinde “Biz inanamadık tahliye olacağımıza ama bize belgeyi gösterdi müdür ve bir de baktık ki elimizde çantalar dışarıdayız” der.

Birden içlerinden koğuş ağalarından olan Aleksander diye birisi demiş ki; ‘kardeşler şimdi biz kimiz, caniyiz, dışarı çıkıyoruz. Bunun sebebi ne hikmeti ne’ der.

Orada aralarında cümleler geçer:

“Demek ki İslamiyet’e geldik diye bu Cenabı Hakkın bize rahmetidir.  Ama elimizi kolumuzu sallaya sallaya çıkmıyoruz, bir vazifemiz var. İlk önce kendi akrabalarımızdan, evimizden başlayarak bütün Rusya’ya nasıl ki biz bir Rus olarak etrafa komünizm ağacını yaymışız, o ağacın kökünü kazıyıp İslamiyet’in ağacını ekeceğiz.”

Ama nasıl yapsınlar biz Müslüman’ız diyorlar ama başka bir şey de bilmiyorlar. İslamiyet’i nasıl yayalım diyorlar ve o koğuş ağası olan Alexander diyor ki ‘Ben Özbekistan’da hapiste yattım. Orada insanlar dini çok güzel yaşıyorlar, aramızdan birisi gitsin orada dini öğrensin gelsin bize de anlatsın’ diyor. Hemen aralarında para topluyorlar ve ‘hemen git zamanımız yok diyorlar, bize de öğretmelisin’ diyorlar.

Tabi hapisten çıktıktan sonra bunların bulunduğu şehirden çıkmaları için izinleri yok. Oranın müdürü bunlara izin çıkarıyor. Yolda Özbek’ler bakıyorlar ki bir Rus, ‘ben İslamiyet’i öğrenmeye gidiyorum’ diyor ve herkes evine davet ediyor. Oradan inince Özbekistanlı biri bunu alıyor ‘gel seni evimde misafir edeyim’ diyor ve bunu götürüyor. İlk Cuma’ya gidiyor, imamla tanışıyor ve imam diyor ki; ‘bende kalacaksın, ben imamım her şeyi sana öğretirim’

Özbek İmam, buna İslamiyet’i öğretmeye başlıyor. Araya ramazan giriyor oruç tutuyorlar, namaz kılıyor, Kuran-ı Kerim’i öğreniyor derken Özbek adam buna Özbekistan’ı gezdiriyor, camileri görüyor. 6 ay böyle geçiyor. Alexander daha sonra ‘kafamda bir sürü sorular var’ diyor. İmam diyor ki ‘nasıl soru var her şeyi öğrendin.’ Alexander ‘Cenabı hak tektir, vahittir ama insanlar çok, nebatat çok, hayvanlar ve yıldızlar çok, tek bir Allah bunları bir anda nasıl idare ediyor. Ben bunu anlamak istiyorum’ diyor.  İmam cevap veriyor, sorular devam ediyor en sonunda imam bıkıyor ve diyor ki ‘materyalizm sizin başınızı böyle şeylerle doldurmuş al bu kitabı oku’. Alexander imamın verdiği kitabı okurken bakıyor ki bütün suallerine cevap bu kitapta var.  6 ay bitiyor ve imam bunu gönderiyor. Tabi diğer Rus’larda boş durmuyor, bir ev kiralamışlar ve bütün İslamiyet’e ait ne kitap varsa toplamışlar evde okuyorlar. Bir Rus’un veya İngiliz’in İslamiyet hakkında yazdığı, ne bulurlarsa okuyorlar.

Bir gün Cinkole’ye bir telefon gelir. Teefonda birisi ‘selamünaleyküm’ der. Kimsiniz diye sorar Cinkole. Telefondaki ses ‘Ben Abdulveliyim’ der. ‘Tanıyamadım sizi’ diyen Cinkoley’ye o ses ‘ben Alexander’dım şimdi Abdulveli oldum’ der.

Alexander yani yeni adı ile Abdulveli, eğitimini tamamlamış ve artık dönecektir.

Cinkole ve arkadaşları Abdulveli’yi karşılamaya giderler. Karşılarında trenden inen sakallı, başında sarığı, Özbek giyimli biri�

Abdulveli 3 gün 3 gece anlatır yaşadıklarını. Abdulveli, masanın üstüne bir kitap çıkarttı ve bu kitapta bütün suallerin cevabı var dedi. Cinkole ve arkadaşları şaşkındır. “Biz burada yüzden çok kitap okumuşuz. Binden birini halletmemişiz, sen bir kitapta bütün suallerin cevabı var diyorsun dedi. Hem 3 tane mi kitap getirdin başka kitap yok mu?” der.

Cinkole   kitabı incelemeye başlayınca yüz kitapta okuduğu herşey burada iki-üç sayfada halledilmiş. Ondan sonra bu kitabı kopyalar ve herkes üzerinde bunu taşımaya ve okumaya başlar.

Cinkole ve arkadaşları Cuma namazı için 200 km ileride Petersburg’ta olan camiye 3 sene hep gidip geldi. İlk cumaya gittiklerinde caminin yerini bulana kadar biraz geç kalıyorlar. Bunlar içeri giriyor, insanlar dışarı çıkıyorlar. Buranın görevlisi kim diye soruyor Cinkole ve arkadaşları. O zaman Isparta’nın Yalvaç ilçesinden Mustafa hoca vardı. Mustafa hoca yeni gelmiş tam Rusçası iyi değildi. Bunlara bir şeyler anlatıyor bunlar anlamıyor. Namaz vakti ne zaman, ne zaman kılalım falan diye soruyor Cinkole ve arkadaşları ancak anlaşamıyorlar. Bizim Ali İhsan ve Şirazi bey, şimdi Petersburg’ta vakıf, onlar o dönemde orada oturuyormuş. Caminin imamı bu ağabeylerin tercümanlığı sayesinde Cinkole ve arkadaşları ile anlaşıyor.

Ali İhsan bey, cebinden Ayetül Kübra’yı çıkartır ve Cinkole’ye uzatır. Ancak beklemediği bir tepki ile karşılaşır. Cinkole ve arkadaşları “Bizde bir kitap var biz ona çok sadığız, ondan başka kitap okumayız” der. Alexander cebinden kitabı çıkarır ve “biz bunu okuru” der.

Alexander’in elindeki kitap ta 23.Sözün olduğunu gören Ali İhsan Bey, çok sevinir ve “Siz bizim kitabımızın üst kapağını görüp bu kadar seviniyorsunuz. Bir bilseniz içinde neler var” der.

Ali ihsan Bey, eline birkaç kitap alıyor ve müellifini gösteriyor Alexander’a...  Bediüzzaman yazıyor demiş bu kitaplar için. Cinkole ve arkadaşları kitabı hemen fotokopi etmişler. Mafya babası yani yeni adı ile Abdülkerim’in sözü şu oluyor: “Biz ömrümüz boyunca okuyacağımız kitabı bulduk.”

.]]
http://hikaye.defter.us/rus-mafya-babasinin-musluman-olusu/
Cenneti Aramaya Cıkan Adam Cennet ve Cehennem [CDATA[Bir gün Harun Reşit’in karısı, beyine şöyle diyor:

Allah’a hamd olsun ki bu dünyada saraylarda rahat ve mutluluk içinde yaşıyoruz. Rabbimiz bize ahirette de böyle hatta daha iyi şartlarda yaşamayı nasip etse keşke diyor. H.Reşit de inşallah hanım kim istemez ahiret mutluluğunu diyor. H. Reşit dışarı çıkıp dolaşırken Behlül Dana’nın yeri kazdığını görüyor ve takılmadan edemiyor:

Hayırdır Behlül yine ne işler çeviriyorsun? Diye soruyor. O da Cennet arıyorum diyor. Harun Reşit, “Yapma Behlül! Burada Cennet aranır mı? diyor. Behlül de taşı gediğine koyuyor:

Sen sıcak yatağında hanımının yanında cennet arıyorsun oluyor da burada neden olmasın? Diyor.
.]]
http://hikaye.defter.us/cenneti-aramaya-cikan-adam/
Dayanacagın Ateşe Göre Günah İşle Sahabe-i Kiram [CDATA[Bir gece vakti bir padişahın kızı bir alimin evinin kapasına gelir ve kapıyı tıklar alim şaşır fakat kızı içeri alır mecburen (o zaman alimlerin bulundukları yer bir odadan daha küçüktür)kız bir köşede oturu işte sınav başlar alim nefsiyle savaşmaya başlar şeften vesvese verir.Şeytan her vesvese verdiğin de alim elini yana mumun üzerine götürür.Ve kendi kendine 1sn dayanamadağım ateşe neasıl bakayım kıza bunu ömer dünyada belki 10 katı yanarım.Ve sabah kız saraya gider padişah alim çağırır teşk.eder alimin kolu wsarılıdır padişah sorar kolun neden sarılıdır.Alim de anlatır.Meğer kolu sarılı olmasının sebebi sabaha kadar şeytan vesvese vermiş oda şeytan ne zaman vesvese verdiğinde elini muma götürmüş.padişahda kızını alimme vermiştir.

İşte arkadaşlar insan ateşe dayanacağı kadar günah işlemeli.İnsab 1 sn ateşe dayanamıyor nasıl o kadar günah işliyor bilinmez ama ne yazıkı bize günah işlediğimizde bile farkına varamıyoruz.
İnsan 1 dk zevk içim acaba kaç yıl ateş de yanacak...
.]]
http://hikaye.defter.us/dayanacagin-atese-gore-gunah-isle/
İstanbul'un Manevi Fatihi Hikayesi Peygamber Efendimiz [CDATA[ Ubeydullah-ı Ahrâr'ın torunu Hâce Muhammed Kâsım'dan şöyle nakledilmiştir:

"Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, bir gün öğleden sonra, âniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, binip Semerkant'tan süratle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tâbi olup, tâkib ettiler. Biraz yol aldıktan sonra Semerkant'ın dışında bir yerde talebelerine;
"Siz burada durunuz!" buyurdu.

Sonra atını Abbâs Sahrâsı denilen sahrâya doğru sürdü. Talebeleri arasında Mevlânâ Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden gidip tâkib etmişti. Bu talebesi şöyle anlattı:
"Hâce Ubeydullah-ıAhrâr hazretleri ile sahrâya vardığımızda, atını sağa sola sürmeye başladı. Sonra birdenbire gözden kayboldu."

Ubeydullah-ı Ahrâr daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında;
"Türk Sultânı Sultan Muhammed Hân (Fâtih), kâfirlerle harbediyordu. Benden yardım istedi. Ona yardım etmeye gittim. Allahü teâlânın izniyle gâlib geldi. Zafer kazanıldı" buyurdu.

Bu hâdiseyi nakleden ve Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin torunu olan Hâce Muhammed Kâsım, babası Hâce Abdülhâdî'nin şöyle anlattığını nakletmiştir:

"Bilâd-ı Rûm'a (Anadolu'ya) gittiğimde, Sultan Muhammed Fâtih Hânın oğlu Sultan Bâyezîd Hân, bana, babam Ubeydullah-ıAhrâr'ın şeklini ve şemâilini târif etti ve;
"O zâtın beyaz bir atı var mıydı?" diye sordu. Ben de târif ettiği bu zâtın, babam Ubeydullah-ı Ahrâr olduğunu ve beyâz bir atının olup, bâzan ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bâyezîd Hân, bana şöyle anlattı:

Babam Sultan Muhammed Fâtih Hân bana şunları dedi:
"İstanbul'u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir ânında, Şeyh Ubeydullah-ı Ahrâr Semerkandî'nin imdâdıma yetişmesini istedim. Şekil ve şemâilini târif ederek şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir at üzerinde bir zât yanıma geldi;

"Korkma!" buyurdu.

Ben de;

"Nasıl endişelenmeyeyim, küffâr çok." dedim.

Ben böyle söyleyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm.

"İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, üç defâ kös vur ve orduna hücûm emri ver." buyurdu.

Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücûma geçti. Böylece düşman hezîmete uğradı. İstanbul'un fetih işi gerçekleşti."
.]]
http://hikaye.defter.us/istanbulun-manevi-fatihi-hikayesi/
İşini Ehline vermek Tarihi Hikayeler [CDATA[ Bir gün beyleri Sultan Mahmud'a :

- Eyaz denilen bu kölenin ne marifeti var ki sen ona otuz kişinin maaşı kadar maaş ödüyorsun? dediler.

Sultan Mahmud bu soruya o anda karşılık vermedi. Birkaç gün sonra beylerini alarak ava çıktı. Giderlerken bir kervanın gitmekte olduğunu gördüler.

Sultan Mahmud Beylerden birine :

- Git sor, bakalım bu kervan nereden geliyor? dedi.

Bey atını sürerek, gitti birkaç dakika içinde geriye döndü.

- Efendim kervan Rey şehrinden geliyor. dedi. Sultan Mahmud :

- Peki nereye gidiyormuş. diye sorunca bey susup kaldı.

Bunun üzerine Sultan Mahmud başka birini gönderdi. O da gidip geldi :

- Efendim, Yemen'e gidiyormuş.dedi.

Padişah :

- Yükü neymiş?deyince o da sustu kaldı.

Bu defa padişah başka bir beye :

- Sen de git yükünü öğren!. dedi.

Bey gitti geldi :

- Her cins mal var fakat çoğu Rey kaseleri." dedi.

Padişah :

- Peki kervan Rey'den ne zaman çıkmış? diye sorunca bey susup kaldı cevap veremedi.

Padişah böylece tam otuz beyi gönderdi otuzu da istenen bilgileri tam olarak getiremedi.

Padişah son olarak Eyaz'ı çağırdı :

- Eyaz, dedi. Git bakalım şu kervan nereden geliyor. dedi.

Eyaz saygıyla padişahın huzurundan eğilerek konuşmaya başladı :

- Efendim, kervan görünür görünmez sizin merak ederek soracağınızı tahmin ettiğimden gidip gerekenleri öğrendim. Kervan Rey'den geliyor, Yemen'e gidiyor, yükü şudur, şu kadar at, şu kadar deve, şu kadar katırdan oluşuyor. Kervanda şu kadar insan var, onlardan şu kadarı silahlı... diye başlayarak kervan hakkında en küçük malumat varıncaya kadar anlattı. Bütün bunları beyler ağzı açık dinliyorlardı.

Böylece Eyaz tek başına otuz beyin edinemediği bilgiyi edinmiş, başaramadığı işi başarmıştı.
.]]
http://hikaye.defter.us/isini-ehline-vermek/
Timurlenk'i Yükselten Tarihi Hikayeler [CDATA[ Meşhur Türk Hükümdarı Timurlenk'e:

— «Seni erlikten başbuğluğa yükselten nedir?..» diye sordular. Timurlenk şu cevabı verdi :

— Asla ümitsizliğe düşmedim... O kadar zorlukla karşılaştığım halde hiç birisinden yılmadım ve bir maksadıma erişmek için bir karınca bana örnek oldu: Birgün düşmanlarımdan kaçmış bir harabeye sığınmıştım. Her yerden ümidi kesmek üzere olduğum bir anda gözüm bir karıncaya ilişti. Karınca kendinden büyük bir buğday danesini almış bir yıkıntının üzerinden aşırmak için uğraşıyor, fakat taşıdığı şey kendisinden büyük olduğu için sonuna kadar götüremiyor, düşürüyordu. Dane yuvarlanarak duvarın dibine düşüyor, karınca tekrar inip rızıkını alıp götürmeye uğraşıyordu. Bu hal elliden fazla oldu ama, karınca da nihayet maksadına erişti. Karıncanın bu azmini gördükten sonra bende bir ümid peyda oldu. Kendi kendime : «Ben bu karınca kadar da mı olamayacağım.» dedim ve maksadıma erinceye kadar hiç bir zorluktan yılmadım.
.]]
http://hikaye.defter.us/timurlenki-yukselten/
Musa(a.s) ve Cennetteki Yoldaşı Peygamberler [CDATA[Hz. Musa Aleyhisselâm, bir gün münacatları esnasında «Ya Rabbî! Cennette benim arkadaşım kimdir, bana göster.» diye iltica eder. Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri:

- Ya Musa! Filan şehirde, filan çarşıda ve şu şemail ve isimde bir kasap vardır. O kimsedir, diye ilham eyler.

Hz. Musa Aleyhisselâm hemen hareket eder ve o kasabı bulur. Dükkânının karşı tarafında, bir miktar seyrederek ahvaline vâkıf olmak üzere oturur. Görür ki gayet gaddar ve zalim bir kimsedir. Sattığını hep eksik tartmaktadır. Hz. Musa'nın hatırına, bu kimse bana nasıl arkadaş olabilir, her halde o başka bir kimse olması lâzımdır, diye gelir. Tam o esnada Hz. Cebrail gelerek, o kimsenin olduğunu haber verir.

Hz. Musa Aleyhisselâm akşama kadar dükkânın önünde oturur ve akşam olunca, kasap bir miktar et alarak elindeki zembiline koyar ve evine gitmek üzere iken, Hz. Musa: «Ya kasap, beni misafir kabul eder misin? diye sorar. Kasap da «Buyurun, sizin gibi muhabbetli misafiri asla görmedim. Bu gece hizmetinizle şerefleneyim.» der ve beraberce giderler. Hemen Hz. Musa Aleyhisselâmm önüne yemekler ko-yar ve «Ey mübarek zat isterseniz siz yeyin. Şayet beraber yiyelim derseniz, bir miktar beklemeniz lâzım gelecek. Zira benim çok mühim bir işim vardır, müsâdenizle onu yerine getireyim.» der. Ve getirmiş olduğu eti iyice pişirip, evin köşesinde asılı bir zembıM aşağıya indirir. İçinden son derece küçük ve zayıf bir kadın çıkarır. O'nun ağzına yavaş yavaş eti verir. Karnını doyurduktan sonra altını da temizler ve tekrar yerine asarak Hz. Musa Aleyhisselâmın yanına gelir. Özür dileyerek birlikte yemek yemeye başlarlar.

Kadına yemek yedirirken kadının dudakları bir kaç defa hareket etmiş ve konuşur gibi olmuş. Bu hali Hz. Musa Aleyhisselâm farketmiş olduğu için o kimseye:

- Ey kişi, bu senin annen midir?

-Evet, annemdir. Çok ihtiyar ve mecalsizdir. Her gün böylece dükkândan geldiğim zaman hizmet ederim.

- Yemek yedirirken dudakları kıpırdadı. Sözü anlaşılır mı?

- Evet anlaşılır. Her ne zaman, karnını doyurup hizmetini yaptığımda «Ya Rabbî, bu oğlumu cennette Musa'ya arkadaş eyle.» diye dua eder.

- Ey kimse! Sana müjdeler olsun kî, annenin duası dergah-ı izzette kabul oldu. Musa benim, der ve ilham-ı ilâhî ile oraya geldiğini söyler.

O kimse de çok sevinir ve bütün günahlarına tevbe ve istiğfar ederek ibadet ile meşgul olmaya başlar.

Böylece annesine yapmış olduğu hizmet sebebi ile, salihler zümresine dahil olur.


Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
.]]
http://hikaye.defter.us/musaas-ve-cennetteki-yoldasi/
Peygamber Efendimiz Resullah ( S.A.V) Peygamber Efendimiz [CDATA[Kerem ve cömertlik Peygamberimiz'in tabii özelliğiydi. Bilhassa ramazan aylarında O'nun kerem bir gün resulu ekrem (S.A.V)merada otlayan Rasûl-i Ekrem (S.A.V) bazen birinden bir şey satın alır, sonra onu yine ona hediye ederdi. Kendilerine bir şey geldimi, derhal onu, başkalarına hediye ederdi. yanlarında bir şey, bir gece kalacak olsa ondan üzüntü duyardı.

Rasûl-i Ekrem (S.A.V)'in Hanımı Ümmü Seleme (Radıyallahu anha validemiz anlatıyor:

Rasûlüllah'ın yüzünde bir değişiklik hissettim. Sebebini sorunca:
resulu ekrem (S.A.V)bazen birinden birşey satın alırsonra onu yine ona hediye ederdi
Rasûlüllah'ın yüzünde bir değişiklik hissettim. Sebebini sorunca:

"Dün aldığım yedi dinarı veremedim yanımda kaldı.", buyurdu.ALLLAH HEPİMİZE EFENDİMİZİ YANİ RESURALLAHI BİZE GÖSTERMEYİ NASİP EYLESİN ONE BÜYÜK BİRİYDİ EFENDİMİZİ RÜYAMIZDA GÖRMEYİ NASILDA İSTERDİM HERKEZ İSTERDİ DEYİLMİİİİİ
.]]
http://hikaye.defter.us/peygamber-efendimiz-resullah-sav/
Cin İbretlik Hikayeler [CDATA[okulların kapanmasına yakındı arkadaşım kader korkunç hikayeler anlatalım dedi bende onu kırmamak için kabul ettim ama birazda korkuyordum o yüzden ben anlatmayacağım hem hikaye bilmiyorum benim yerime kader anlatsın dedim arkadaşım çok korkunç hikayeler anlattı en sonunda bir tane daha anlattı ama bu hepsinden dahada korkunçtu ve dahada gerçekçiydi olay şöle:
OLAY
birgün nihal(kaderin ablası) sahura kalkmışlar annesi yatmadan önce hamur yapmış mayalanmış sohur olmadan önce hemen kalkıp pişirivermiş ama ekmekleri tandırda unutmuş nihali yollamış o da ekmekleri tandırdan almaya gitmiş tam merdivenlerden çıkacakken uzakta oturan çok iyi bir eski komşularını görmüş fatma teyze senin burada ne işin var demiş saçlarıda açıkmış nedense normalde hep kapalı olurmuş hiç cevap vermemiş kadın üstü başı dağınlıkmış kız korkmuş ve hemen tezeklerin üstüne atlamış kızın önüne çıkmış kız o korkuyla hemen dama çıkmış şişko haliyle nasıl çıkabilir ki kız korkmuş yere atlamış gene önündeymiş hemen gözlerini kapatıp bismillahirrahmanirrahim demiş yok olmuş kız korkmuş eve çıkmış annesine ne dediysede bir türlü inandıramamış sonra kadın ertesi gün kızının ısrarı üzerine onlara gitmiş olanları anlatmış kadın çok şaşırmış ve korkmuş ben öle bir şey yapmadım demiş zaten öle iyi bir insanmış ki asla ondan böle bir şaka beklenemezmiş sonradan anlamışlar ki gelen cin miş!!
ALMAMIZ GEREKEN DERS
arkadaşlar cinlerin şerrinden korunmak için ayetel kürsü okuyun mutlaka savah akşam yedikerede okuyun ününüze arkanıza sağınıza solunuzayukarıya aşağıya ve içinize okuyup çekin her defa için ayrı ayrı okumalısınız unutmayın bu olay gerçek.]]
http://hikaye.defter.us/cin/
Kardeşimin Şehitler ile Ramazan Ayı İbretlik Hikayeler [CDATA[Evet Biz Eve yeni taşındık Ve o Aralar ramazan ayı yaklaşıyor hazırlıklar yapıyorduk neyse Eve yerleştik herşey güzel iyi , Kardeşim de iyi .7 Kat'daydık.

ramazan ayına girdik bir 5 gün geçtikten sonra Sahur'a kalkarken Kardeşim dediki "Anne Bana Biri İplik Attı(Top)" Bizde İnanmadık . O İPLİK Mutfakta Bir Yerdeydi Ondan İnanmadık , Snra Kardeşim Sofradan Kalkarak Gitti uyudugumuz Odaya Oradan İPLİG'i Cıkarınca Şaşırdık . Ve Doğrumu Söylüyor Aceba Diye Tereddüte girdik. Bu İP Olayını Yan Komuşumuz Şeyh vardı Ona Anlattık . Annem ve Şeyh diyordu Bu CİN olamaz Çünkü İpligin Üstünde İğne var Yani CİN'ler Demirden Korkarmış. Şeyh bize Dedi Sizin Üst yani Çatıda ŞEHİTLER' Yaşıyor Bizde İnanmaktan Başka Çare Kalmadı . Sonra Yine kardeşimin Askıda KAZAK ı vardı O Kazak Dolapdan Cıkarılmış ve BÜTÜN DOLAP Açık şekilde. O KAZAK Salona kadar Getirilmiş Bir Baktım ki KAZAK Hemen Kardeşimin Yanına Koştum Kardeşim Derin uykuda . ALLAH ALLAH Ne Oluyor Diyince . Akrabalara ANlattık AMCAM Var  inanmadı Ve Bu Espriyi Yaptı " Yenge Belki Gelirler Bulaşıklarını Yıkarlar" Diye Sonra Amcam Eve gitmiş Uyuyunca Bizim evi görmüş evde Bir Yaşlı Kadının Arkasında Saklanıyormuş Ve Bir Bembeyaz Üst'lü Biri Üzerine geliyormuş..
Bu hikaye http://hikaye.defter.us İçin Yazıya Dökülmüştür.
.]]
http://hikaye.defter.us/kardesimin-sehitler-ile-ramazan-ayi/
adtech ile reklam 2.0 dönemi başlıyor ve Trkycmhrytllbtpydrklcktr r10.net seo yarışması Blog [CDATA[21o.org Sitesine
adtech ile reklam 2.0 dönemi başlıyor ve Trkycmhrytllbtpydrklcktr r10.net seo yarışması'nda başarılar diliyoruz.
Umarız 6 ay sonunda birincilikle tamamlarlar yarışmayı.
İlerleyen zamanlarda sitemizde adtech reklamlarını görebilirsiniz.
.]]
http://hikaye.defter.us/adtech-ile-reklam-20-donemi-basliyor-ve-trkycmhrytllbtpydrklcktr-r10net-seo-yarismasi/
Dul kadın ve yahudinin imanı Peygamber Efendimiz [CDATA[

Bıktım sizden nedir bu iş.. Ben sizin için mi çalışıyorum. Defol şurdan, diyerek kovdu.

Hacıdan hiç ummadığı bir şekilde cevap alarak kapı dışarı edilen kadıncağız, melül- mahzun oradan ayrılıp giderken, hacının karşısında, aynı mağazadan bir dükkanın sahibi olan yahudi, o fakirin ızdırabını anladı .

- Nedir hanım, hacı size niçin bağırdı?, diye sordu.

İmanlı ve şuurlu bir kadın olan fakirceğiz, Yahudiye hacıyı şikayet etmek yerine :

- O benim büyüğümdür. Döver de, kovar da, sana ne oluyur ey kefere! diye cevap verdi.

Fakat Yahudi durumu anlamıştı. Kadını ısrarla dükkana çağırıp, ne isterse almasını, kendisine ve çocuğuna olacak elbisenin kendisinde bulunduğunu hatta hacınınkinden daha iyisini kendisinden alabileceğini söyleyerek dükkanına getirdi. Dul kadın ve yetim çocuk Yahudinin dükkanından beğendikleri elbiseyi giydiler, kuşandılar ve kadın Yahudiye :

- Allah sana iman nasip etsin. Sen bizi giydirdiğin gibi Allah da sana Cennette köşkler verip Cennet elbiseleri giydirsin, giblerden dua etti, yanındaki masum çocuk da, anasının duasına amin, dedi. Şen şakarak oradan ayrılıp gittiler.

Dul ve yetimi dükkanından kovan hacı, o gece bir rüya gördü. Rüyasında kıyamet kopmuş ve kendis cennete girmişti. Cennette gezerken gayet güzel, gözleri kamaştıran bir köşk gördü. Baktı ki, köşkün kapısında kendisnin ismi yazılı idi. diyerek köşkün kapısından içeri girmek istedi. Fakat kapıda bekçi olarak bekleyen melekler hacıyı içeri almadılar.

- Giremezsin hacı, dur bakalım nereye gidiyorsun? dediler.

Hacı durdu :

- Niye giremiyorum, bu köşk benim değil mi? diye sordu.

Melekler cevap verdiler :

- Düne kadar senindi ama, maalesef dün sizden başkasına devredildi. Daha henüz kapısının üzerrindeki tabelâ da sçkülmemiş, yakında sökerler, dediler.

Hacı neye uğradığını anlayamadı. O telaş ve heyecan içinde uyandı ki, yatakta yatıyor : dedi.

Sabah olunca doğru yahudi Avram efendinin dükkanına gitti. Selam, hoş - beşten sonra:

- Avram efendi, dünkü dul kadına sen kaç liralık elbise verdiysenonların parasını sana ben vereceğim, dedi.

Yahudi bir altın değerinde elbise verdiğni söyledi.

Hacı :

- Madem o kadarmış al sana onun iki misli, dedi.

Fakat Avram olmaz, dedi. Hacı değerini yükseltti, hacı yükselttikçe yahudi olmaz diyor, yahudi kabul etmedikçe hacı vermek istediği parayı artırıyordu. Hacı yüz altın, ikiyüz altın vermeğe başladı ama, artık Avram'ın da sabrı taşmıştı.

- Olmaz hacı olmaz, o köşk yüz altınla bin altınla satın alınmaz... O senin gördüğün rüyayı ben de gördüm ve işte müslüman oldum. o köşk düne kadar senindi, sen daha evvel yaptığın hayır - hasenatla o kçşkü yaptırmıştın ama, dün bana sattın. Ben onu tekrar sana satmaya niyetli değilim. Sen artık bundan sonra kapına geleni boş çevirmede, Cennette kendine başka saraylar yaptır. Allah'ın mülkü geniştri, dedi.

Yahudiden de bu cevabı alan hacı, bir daha kapısına geleni boş çevirmeyceğine dair kendi kendine söz vererek oradan ayrılığ gitti. Ama köş de elden gitti. Allah yardımcısı olsun.Kaynak:Osmanlı yayınevi

.]]
http://hikaye.defter.us/dul-kadin-ve-yahudinin-imani/
ORDUYU DOYURAN BEREKET VE SONRASI İbretlik Hikayeler [CDATA[Ebu Hüreyre anlatıyor: Bir savaşta ordu aç kaldı. Sahabiler, Peygamber Efendimize müracaat ettiler, bir çare bulmasını istediler. Peygamberimiz hemen onlara bir emir verdi: Heybelerinizde, çantalarınızda ne kadar yiyecek kalmışsa hepsini toplayın, bir araya getirin. Herkez az miktarda birer parça huma getirdi. En fazla getiren dört avuç getirebildi. Hepsini topladılar, bir kelime koydular. Hz. Seleme diyorki: Ben tamamını tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak vardı. Daha sonra Peygamber Efendimiz bereket duası yaptı ve şöyle buyurdu: Herkes kabını getirsin! Bütün ordu koştu, geldi. Heybe, çuval, çanta ne kadar kap varsa hepsini doldurdular. Yinede geride bir hayli hurma kaldı. Sahabilerden birisi diyor ki: Peygamberimizin duası sonucu bütün dünya gelseydi, hurma onlarada kafi gelirdi..]] http://hikaye.defter.us/orduyu-doyuran-bereket-ve-sonrasi/ İstifa İbretlik Hikayeler [CDATA[  Mehmet Akif her sabah namaz için Sultan Ahmet Camii’ne gelir.Her gelişinde de yaşlı bir adamın kendisinden önce gelmiş olduğunu görür.Ne kadar erken gelse bu durum değişmez.Yaşlı adam mutlaka camiye ondan önce gelmiş bulunur.Ancak bu yaşlı nur yüzlü adam hiç durmadan gözyaşı dökmektedir.Bundan sonrasını Mehmet Akif şöyle anlatıyor:

Bu yaşlı insanın yanına bir gün sokuldum ve niçin durmadan ağladığını sordum ve ona Cenab-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğini anlattım.Ama o yine ağlamasına devam etti.Bana: “Derdimi tazeleme,git” dedi.Ben yine ısrar ettim.Çaresiz kaldı ve yine gözyaşları içinde bana şunları anlattı:

“Ben” dedi ,ikinci Abdülhamid zamanında binbaşıydım.Ailem çok zengindi.Ve ben bir subaydım, kışladan hiç ayrılamıyordum.Ancak bir gün anne ve babamın art arda vefat haberlerini aldım.Ailede benden başka da işlerimiz evirip çevirecek kimse yoktu.Çiftlikler, dükkanlar, mağazalar ortada kalmıştı.Hemen Sadarete bir dilekçe ile müracaat edip istifa etmek istediğimi bildirdim.Sadaretten gelen cevap olumsuzdu.İstifam kabul olunmamıştı.Ben ikinci ardından üçüncü bir müracatta daha bulundum.Ama her defasında aynı cevapla karşılaştım.Bunun üzerine Hünkar’a müracaata karar verdim.Bu kararımı sadarete bildirdim.İsteğim kabul edildi ve mabeyne alındım.Durumumu Hünkar’a vicahi olarak anlattım.Elimden geldiğince mazeretimin meşruluğunu ispata çalıştım.Hünkar istifa talebimden hoşlanmamıştı.Yüz ifadesinden bunu anlamak hiç de zor değildi.İsteksiz bir halde elinin tersiyle işaret etti: “Git, seni istifa ettik” dedi.

Ben sevinerek huzurdan ayrıldım, eve döndüm.O gece rüya gördüm.Rüyamda Osmanlı ordusu tabur tabur bölük bölük geliyor ve Efendimiz (s.a.v)’e teftiş veriyordu. (Bu ordu idi ki kısa bir müddet sonra bütün cihana karşı kavga verecekti.Ve bu ordunun teftişini bizzat Efendimiz (s.a.v) yapıyordu.) Yanında Dört Büyük Halife olduğu halde Efendimiz (s.a.v) önünden geçen bölük ve taburları teftiş ederken, O’ndan bir adım geride edep ve terbiye içinde, boynu bükük halde Abdülhamid de bulunuyordu.Derken benim tabur geçmeye başladı.Ancak tabur dağınıktı.Başlarında kumanda yoktu.Efendimiz (s.a.v) bunu görünce Abdülhamid Cennet mekana: “Bu birliğin kumandanı nerede?” diye sordu.O da “Talebi üzerine istifa ettirdik.” Cevabını verdi.İşte o zaman Efendimiz (s.a.v), beni bütün bir ömür boyu ağlatan şu sözü söyledi: “Senin istifa ettirdiğini biz de istifa ettirdik.” Söyle, bunu duyduktan sonra ben ağlamayayım da kim ağlasın?

Ve Mehmet Akif diyor ki:Yaşlı adam ağlamasına, inlemesine devam etti.Derdi çok büyüktü.Sessizce yanından uzaklaştım.Zaten başka yapabileceğim bir şey de yoktu.Zira bu pir-i fani ,tesellisini yine Efendimiz (s.a.v)’den bekliyordu.Kabul edildiği müjdesi gelmeden belli ki inlemesi dinmeyecekti.
.]]
http://hikaye.defter.us/istifa/
İHSAN KALESİ İbretlik Hikayeler [CDATA[
 Sultan Alaeddin,bir gün Sultanü'l Ulema'ya şehrin etrafında yaptırdığı kaleyi gezdirir,beğeneip beğenmedikelrini sorar.Zamanı gelince ikaz ve irşad vazifesini ihmal etmeyen Baha Veled:
   ''Sellere ve düşman askerlerine karşı ciddi bir engel,ama mazlumların bedduasına karşı hiç engel yeri yok...Bence asıl onların duasının arşa çıkmasının önlemek için kale yapmak gerek... Sen adalaet sarayı inşa etmeli,yoksullara ihsan kalesi yapmalısın ki,harici tehlikenin yanında dahili yıkıntıyı da önlemiş olasın'' der.
   
Alaeddin Keykubat bu sözlerden büyük ders alır ve son derece memnun olur..]]
http://hikaye.defter.us/ihsan-kalesi/
Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki İbretlik Hikayeler [CDATA[

* Hz. Süheyb radıyallıahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Sizden öncekiler


arasında bir kral vardı. Onun bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca Kral'a: "Ben artık yaşlandım. Bana bir oğlan çocuğu gönder de sihir yapmayı öğreteyim!" dedi. Kral da öğretmesi için ona bir oğlan gönderdi. Oğlanın geçtiği yolda bir rahtp yaşıyordu. (Bir gün giderken) rahibe uğrayıp onu dinledi, konuşması hoşuna gitti.


Artık sihirbaza gittikçe, rahlbe uğruyor, yanında (bir müddet) oturup onu dinliyordu. (Bir gün) delikaniıyo


sihirbaz, yanına gelince dövdü. Oğlan da durumu ~ahibe şikayet etti. Rahip ona: "Eğer sihirbazdan (dövecek diye) korkarsan: "Ailem beni oyaladı!" de; ailenden korkacak olursan, "beni sihirbaz ovaladı" de!" diye tenbihte bulundu. O bu halde (devam eder) iken, insanlara mani olmuş bulunan büyük bir canavara rastladı. (Kendi kendine:) "Bugün bileceğim; sihirbaz mı efdal, rahip mi efdal!" diye mırıldandı. Bir taş aldı ve:


"Allahım! Eğer rahibin işi, sana sihirbazın işinden daha sevimli ise, şu hayvanı öldür de insanlar geçsinler!" deyip, taşı fırlattı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar yollarına devam ettiler. Delikanlı rahibe gelip durumu anlattı.


Rahib ona:


"Evet! Bugün sen benden efdalsin (üstünsün)! Görüyorum ki, yüce bir mertdebedesin. Sen imtihan geçireceksin. İmtihana maruz kalınca sakın benden haber verme!" dedi. Oğlan anadan doğma körleri ve alaca hastalığına yakalananları tedavi eder, insanları başkaca hastalıklardan da kurtarırdı. Onu kralın gözleri kör olan arkadaşı işitti. Birçok hediyeler alarak yanına geldi ve: "Eğer beni tedavi edersen, şunların hepsi senindir" dedi. O da: "Ben kimseyi tedavi etmem, tedavi eden Allah'tır. Eğer Allah'a iman edersen, sana şifa vermesi için dua edeceğim. O da şifa verecek!" dedi.


Adam derhal iman etti, Allah da ona şifa verdi.


Adam bundan sonra kralın yanına geldi. Eskiden olduğu gibi yine yanına oturdu. Kral: "Gözünü-sana kim iade etti?" diye sordu. "Rabbim!" dedi. Kral: "Senin benden başka bir Rabbin mi var?" dedi. Adam: "Benim de senin de Rabbimiz Allah'tır!" cevabını verdi. Kral onu yakalatıp işkence ettirdi. O kadar ki, (gözünü tedavi eden ve Allah'a iman etmesini sağlayan) oğlanın yerini de gösterdi. Oğlan da oraya getirildi. Kral ona: "Eyoğul! Senin sihrin körlerin gözünü açacak, alaca hastalığını tedavi edecek bir dereceye ulaşmış, neler neler yapıyormuşsun!" dedi.


Oğlan:


"Ben kimseyi tedavi etmiyorum, şifayı-veren Allah'tır!" dedi.- kral onu da tevkif ettirip işkence etmeye başladı. O kadar ki, o da rahibin yerini haber verdi. Bunun üzerine rahip getirildi. Ona: "Dininden dön!" denildi. O bunda direndi. Hemen bir testere getirildi. Başının ortasına konuldu. Ortadan ikiye bölündü ve iki parçası yere düştü. Sonra oğlan getirildi. Ona da: "Dininden dön!" denildi. O da imtina etti. Kral onu da adamlarından bazılarına teslim etti. "Onu falan dağa götürün, tepesine kadar çıkarın. Zirveye ulaştığınız zaman (tekrar dininden -dönmesini talep edin); dönerse ne ala, aksi takdirde dağdan aşağı atın!" dedi. Gittiler onu dağa çıkardılar. Oğlan:


"Allah'ım, bunlara karşı, dilediğin şekilde bana kifayet et!" dedi. Bunun üzerine dağ onları salladı ve hepsi de düştüler. Oğlan yürüyerek kralın yanına geldi. Kral: "Arkadaşlarıma ne oldu?" dedi. "Allah, onlara karşı bana kifayet etti" cevabını verdi. Kralonu adamlarından bazılarına teslim etti ve: "Bunu bir- gemiye götürün. denizin ortasına kadar gidin. Dininden dönerse ne ala, değilse onu denize atın!" dedi. Söylendiği şekilde adamları onu götürdü. Oğlan orada: "Allah'ım, dilediğin şekilde bunlara karşı bana kifayet et!" diye dua etti. Derhal gemileri alabora olarak boğuldular. Çocuk yine yürüyerek hükümdare geldi. Kral: "Arkadaşlarrma ne oldu?" diye sordu. Oğlan: "Allah


onlara karşı bana kifayet etti" dedi. Sonra Kral'a:


"benim emrettiğimi yapmadıkça sen beni öldüremeyeceksin!" dedi. Kral: "O nedir?" diye sordu. Oğlan:


"İnsanları geniş bir düzlükte toplarsın, beni bir kütüğe asarsın, sadağımdan bir ok alırsın. Sonra oku, yayın ortasına yerleştir ve: "Oğlanın Rabbinin adıyla" dersin. Sonra oku bana atarsın. İşte eğer bunu yaparsan beni öldürürsün!" dedi. Hükümdar, hemen halkı bir düzlükte topladı. Oğlanı bir kütüğe astı. Sadağından bir ok aldı. Oku yayının ortasına yerleştirdi. Sonra: "Oğlanın Rabbinin adıyla!" dedi ve oku fırlattı. Ok çocuğun şakağına isabet etti. Çocuk elini şakağına okun isabet ettiği yere koydu ve Allah'ın rahmetine kavuşup öldü. Halk:


"Oğlanın Rabbine iman ettik!" dediler. Halk bu sözü üç kere tekrar etti. Sonra krala gelindi ve: "Ne


emredersiniz? Valiahi korktuğunuz başınıza geldi. Halk oğlannın Rabbine iman etti!" denildi. Kral hemen yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti. Derhal hendekler kazıldı. İçlerinde ateşler yakıldı. Kral:


"Kim dininden dönmezse onu bunlara atın!" diye emir verdi. Yahut hükümdara "sen at!" diye emir verildi.


İstenen derhal yerine getirildi. Bir ara, beraberinde çocuğu olan bir kadın getirildi. Kadın oraya düşmekten çekinmişti,


çocuğu:


"Anneciğim sabret. zira sen hak üzeresin!" dedi."

.]]
http://hikaye.defter.us/resulullah-aleyhissalatu-vesselam-buyurdular-ki/
FAKİR Ve Kör Cennet ve Cehennem [CDATA[ Kibirli ve zengin birisi kapısına gelen bir fakire bir şey vermediği gibi, onu hem paylar hem de kapıyı yüzüne kapatır.. Zavallı fakir içlenir; bir tarafa çekilir ve oturur, ağlamaya başlar.. Bir kör, onun ağlamalarını duyar. Kalkar yanına gelir, niçin böyle üzgün olduğunu, ağladığını sorar.

Fakir olanı biteni anlatır.

Kör, teselli vererek, üzülmemesini, kendi evine gelmesini, evinde kalmasını, ekmeğini çorbasını kendisiyle paylaşmasını ister ve ısrarda eder. Fakir onun içtenliği ve ısrarı karşısında kabul eder, onunla gider.

Kör ona karşı çok güzel bir konukseverlik gösterir. Fakirin, hem karnı doyar hem de gönlü hoş olur. Gönlü öyle hoş olur ki, o hoşnutluk içinde:


- Sen bana evini açtın, sen bana gönlünü açtın, Kadir Mevlam da senin gözünü açsın, diye dua eder.

Gece olur, körde bir gariplenir bir gariplenirki, o gariplik içersinde gözünden birkaç damla yaş damlar, gözleri birden açılır. Görmeğe başlar.

Körün görmesi ile ilgili haber bir anda şehirde yayılır. Yer yerinden oynar. Bu haberi onu kapısından kovan, kovmakla kalmayan taş yürekli de duyar. İşin doğruluğunu anlamak için gözü açılan şahsa gelir:

- Çok şanslıymışsın. Gözün nasıl açıldı, kim açtı.

- Hey! seni gidi gafil seni, sen nasıl bir adammışsınki, öyle bir mübarek zatı azarladın, üzdün, yüzünü yıktın. devlet kuşunu bıraktın, baykuş ile meşgul oldun. Gözümün kapısını, senin yüzüne kapıyı kapattığın o kimse açtı.

- Desene kendime yazık ettim, öyle bir doğanmış ki öyle bir devletmiş ki, kıymetini bilemedim, bana değil sana nasip oldu, ben avlayamadım sen avladın, der ve kıskançlıkla parmağını ısırır.

Dişini sıçan gibi hırsa batırmış kimse koca doğanı nasıl avlayabilir? İyilerin bastıkları toprak dermandır, göz açar. Ancak gönül gözü kör olanlar o dermandan gafildirler, kıymetini ne bilsinler.
.]]
http://hikaye.defter.us/fakir-ve-kor/
yağmur duası Cennet ve Cehennem [CDATA[ hz Musa zamanında bulundukları köye hiç yağmur yağmazmış hergün köy ahalisiyle yağmur duasına cıkarlrmış ama yinede yağmazmış.Musa aleyhisselam dağa cıkmış ve yüce allaha şöyle demiş EYY YÜCE RABBİM BİZ HERGÜN DUAYA CIKMAMIZA RAMEN NEDEN VERMESSİN EKSİK OLAN BİŞEYMİ VAR
ve o anda bir ses duymuş musa aleyhisselam siz duaya cıkarken bir kişi kalıyor onu almıyorsunuz yanınıza demiş. musa aleyhisselamda şaşırmış köye dönmüş aralarına almadıkları adam ayyaşın sarhoşun evsizin yoksulun delilnin tekiymiş adama yalvarırlarmış gelmezmiş benim aram bozuk onunla demiş tm o anda musa alehisselam elini kaldırmış vuracak dur demiş bir ses napıp edip getireceksin onu buna karşın musa aleyhisselam ikna etmiş gitmişler tekrar herkez dua ederken o susmuş musa aleyhisselam ondan dua etmesini istemiş oda elini kaldırıp şiddetle versene şu yağmuru versene bunca insanı yalvarttırıyorsun demiş herkez şaşkınlıklaadama bakarken bir anda gök yüzünden yağmur boşanmış tabi insanlar daha şaşkın neyse musa aleyhisselam tekrar dağa cıkmış ve neden demiş Allah da demiş ki o benden surekli şunu istiyor bedenimi okadar büyült ki cehennemde sadece ben olayım başka kimse giremesin başka kimse acı cekmesin der bende bunu yapmam demiş o yüzden bana kızgın demiş...
.]]
http://hikaye.defter.us/yagmur-duasi/
niyetin önemi Cennet ve Cehennem [CDATA[ İnsanların her devirde bişeylere taptığı hepimizce malumdur. Yİne insanlerın sapıtıp da epeyce yaşlı bir ağaca taptıklarını duyan abidin biri hemen eline bir balta alır ve o ağacı allah rızası için kesecem der ve yola koyulur.bu abid yolda yürürken şeytan yoluna çıkar ve ey abid nereye der.abidde ileride bir ağaç var insanlar ona tapıyorlar ben de allah için onu kesmeğe gidiyorum der.şeytan ise hayır onu kesemessin izin vermem der.abid hayır kesecem der vel hasıl aralarında münakaşa başlar birbirleriyle kavgaya tutuşurlar üç defa üst üste abid şeytanı yere çalar.şeytan bakar ki güç yetiremiyor.
ey abid der ben sana her gün bir altın yatağının altına koyacam.sen de o ağacı kesmekten vaz geç.abit biraz tereddüt ettikten sonra altınların cazibesine dayanamaz ve teklifi kabul eder.abid evine gelir yatar sabah kalkınca hemen yastığının altına bakarki bir altın var ertesi gün yine altın var.üçüncü gün yine bakar ki altını göremez.abid bu şeytan beni kandırdı der baltayı kaptığı gibi yola çıkar.yine şeytan aynı yerde abidin yoluna çıkar nereye gidiyorsun ey abid der.o ağacı kesmeye gidiyorum der.şeytan hayır izin vermem der abid hayır kesecem der şeytan izin vermem der velhasıl yine kavgaya tutuşurlar.bu defa üç kez üst üste şeytan abidi yener.abid de ey melun şeytan geçen ben seni yendim ama şimdi güç yetiremiyorum neden acaba der.şeytanda abide şu cevabı verir.ey dünya malına aldanan abid.geçen ağacı kesmeye gittiğinde niyetin allah rızası için di ama bu gün ağacı allah rızası için kesmeye gelmedin sana altın vermedim diye geldin.yani kendi nefsin için geldin allah da sana yardım etmedi.
RABBİM BİZLERİN NİYETİNİ HALİS KILSIN İNŞALLAH.DÜNYAYI KALBİMİZDE SOĞUTSUN.İBADETİNİ BİZE ŞİRİN KOLAY KILSIN İNŞALLAH.HAMD ALEMLERİN RABBİ OLAN ALLAHA MAHSUSTUR
.]]
http://hikaye.defter.us/niyetin-onemi/
Rüyada Verilen Ceza Cennet ve Cehennem [CDATA[ Mağripte, itibârlı bir âlim olan Ebü'l-Hasan; İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin İhyâ kitabını okuyunca “Sünnete muhâlif” diye beğenmemiş ve müslümanların elindeki İhyâ kitaplarının toplanıp yakılmasını emretmiş. Cumâ günü yakılmasını kararlaştırmışlar.

Ebü'l-Hasan cumâ gecesi rüyâsında ders okuttuğu câmie girmiş. Bakmış ki câminin köşesinde parlayan bir nûr; Resûlüllâh Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer (r.anhümâ) ile oturuyorlar. Bu arada İmâm-ı Gazâlî de elinde İhyâu Ulûmi’d-Dîn, kitabı ile huzura gelerek:

“Ey Allâh'ın Resûlü! Şu kimse benim hasmımdır.” dedi ve İhyâ kitabını Resûlüllâh'a verip:


“Yâ Resûlallâh, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin dediği gibi bunda sünnete muhâlif bir şey varsa, ben Allâhü Teâlâ’ya tevbe ettim. Eğer dîne muvâfıksa, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin.” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) İhyâ kitabını baştan sona göz gezdirdi ve;

“Vallâhi bu çok güzel bir şeydir.” buyurduktan sonra Hz. Ebû Bekr'e (r.a.) verdi. O da baktıktan sonra


“Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bu kitap güzeldir.” buyurdu. Hz. Ömer’de (r.a.) verdiler. O da inceleyerek, aynı cevabı verdi. Bunun üzerine Resûlüllâh (s.a.v.);

“Ebü'l-Hasan'ın elbisesini soyun, iftirâ edenlere vurulduğu gibi had vurun.” buyurdu. Beşinci sopadan sonra Hz. Ebû Bekr şefâat ederek;


“Yâ Resûlallâh böyle yapması yine senin sünnetini tâzîm içindi, af buyur.” dedi. Ebü'l-Hasan da hatasını anlayıp tevbe edince; İmâm-ı Gazâlî Hazretleri de affetti.

Ebü'l-Hasan uyanınca gördüklerini halka anlatıp tevbe etti. Bir ay, rüyâsında yediği sopaların vurulduğu yerler sızladı. Vefat edince sopaların izi sırtında görülüyordu. Bu rüyâsından sonra dâimâ İhyâ kitabını okur, ona hürmet ederdi.
.]]
http://hikaye.defter.us/ruyada-verilen-ceza/
Hızır (as) ile Hz. Musa Hızır Hikayeleri [CDATA[Birgün Hızır (as) ile Hz. Musa yolda giderken Hızır (as) Hz. Musa'ya:
-Artık seninle burada ayrılıyoruz.Çünkü sen benim yaptıklarıma dayanamazsın.demiş.Hz. Musa ise hayır ben seninle gelmek istiyorum.Söz veriyorum yaptıkların hakkında sana hiçbirşey sormayacağım.demiş.Böylelikle yola çıkmışlar.Biraz gittikten sonra karşılarına bir gemi çıkmış.Bu gemi yoksullara aitmiş.Hızır (as) bu gemide bir delik açmış.Hz. Musa bunu görünce "sen ne yapıyorsun,şimdi bu insanlar nasıl gidecekler,bunu neden yaptın?"demiş.Hızır (as) ise "hani bana birşey sormayacaktın.Tamam buraya kadar artık seninle ayrılıyoruz."demiş.Hz Musa bunu duyunca "tamam bir daha ağzımı açmıyacağım." demiş.Tekrar yola koyulmuşlar.Yolda giderlerken Hızır (as) bir çocuğu öldürmüş.Musa (as) iyice hiddetlenmiş ve "sen ne yapıyorsun, o daha çok küçük, onu neden öldürdün." demiş.Hızır (as) yine "hani birşey sormayacaktın, artık bu kadar yeter,seninle yollarımız burada ayrılıyor." demiş.Hz. Musa tekrar özür dileyerek bir daha yapmayacağını söylemiş.Tekrar yola koyulmuşlar.Ve sonunda bir köye varmışlar.O köydeki kadınlardan su ve yiyecek birşey istemişler.Fakat kadınlar Hızır (as) ile hz.Musa'yı kovmuşlar.Buna rağmen Hızır (as) köyün tam çıkışındaki yıkılmak üzere olan bir duvarı onarmış.Hz. Musa bunu görünce tekrar bağırmaya başlamış.Ve Hızır (as) :
-Tamam bu kadar yeter sana herşeyi anlatacam ve seninle ayrılacağız.Gemiyi delmemim sebebi ileride sağlam gemileri ele geçiren korsan gemisi vardı.Gemiyi deldim ki o korsanlar gemiyi sağlam diye ele geçirmesinler.Çocuğu öldürmemin sebebi o çocuk büyüyünce inkarcı,kafir bir çocuk olacaktı ve ailesine eziyetler edecekti.Bundan dolayı küçük yaşta öldürdüm ki büyüyünce böyle olmasın.Gelelim duvarı onarmama...
O duvarın altında iki yetim çocuğa bırakılan miras var. Bu duvar zamanla yıkılacak ve artık o arsayı ekin ekmek için kullanacaklar.Bu yüzden onardımki çocuklar büyüyene kadar idare etsin, çocuklar büyüyünce mallarını alsınlar.
.]]
http://hikaye.defter.us/hizir-as-ile-hz-musa/
SEN ONU İNSAN GİBİ GÖRDÜN DEĞİL Mİ? Hızır Hikayeleri [CDATA[ Yıllar önce 15 yaşlarında babamın bakkal dükkanında babamla birlikte çalışıyorken soğuk bir kış günü akşamı dükkana yaşlı bir kadın geldi.Üstü başı perişan vaziyetteydi.Babam birden irkilerek yerinden kalktı kadına "buyur teyzem" dedi.Yaşlı kadın "Bebelerim aç,açık" dedi.Dükkana hergün böyle onlarca insan geldiğinden bunu belki geri gönderir diye bekledim.Yanılmıştım.Kasayı açtı,eskinin bozuk 1 Lira'larından kadının avucuna tek tek doldurdu.İki poşette gıda torbası verdi.
Yaşlı kadın karanlık çöken havanın arasında kaybolup gitti.
Şimdi Rahmetli olan Babama o zaman" neden böyle yaptın çok mal ve para verdin baba vermeseydin ya " dedim.Bana dönerek,
- Sen onu "İnsan gibi gördün değil mi"? demez mi.
Sustum.Ne demek istediğini yıllar sonra anlamıştım.Zaten o yaşlı kadını yıllarca beklememe rağmen dükkana bir daha hiç gelmedi.
.]]
http://hikaye.defter.us/sen-onu-insan-gibi-gordun-degil-mi/
HIZIR VE GELİN Hızır Hikayeleri [CDATA[ 1930'lu yıllar. Rize. Anzer, halkın kendi tabiri ile Ancer. Dünyaca balı ile meşhur olan Ancer. Binlerce poleni ve şifayı içinde barındıran balıyla meşhur Ancer. Kış. Yaylacılık yapan Ancerlilerin bir kısmı aşağıya Rize'ye şehre inmemiş, kışlamışlar. Yazdan yığdıkları otlarıyla, mallarını kışdan çıkarıp, bahara eriştirmenin çabası içindeler. Evet hepsinin mal tabir ettiği koyunları, sığırları var, tektük birkaç tanesinin de kara kovanı var. Şifa niyetine ilaç niyetine küçük bir kavanozu dolduracak kadar balları olurdu çoğunun. O da kış bitmeden tükenir giderdi.

Meryem. Lezgilerin kızı Meryem. Yeni gelin, beyini gurbete Samsun'a göndermiş. O da o kış yaylada kışlamış. Sabaha kadar kar yağmıştır. Tam kürekle yolu açayım deyip, kapıya yönelmekte iken, kapısı çalınır. Kapıyı açari. İhtiyar bir adam selam verir ve:

- Kızım, ben Aşağı Ancerdenim, gelinim aş eriyor, canı bal çekti, Allah rızası için, bir iki kaşık bal verirmisin?

Meryem gelin düşünmez bile, Allah rızası değil mi der, dibinde üç dört kaşık bal kalmış olan kavonozu getirir , onun da yarısını ihtiyar'a verir. İhtiyar:
- Allah razı olsun kızım, artsın eksilmesin der.

Meryem, kavanozu koymak için geri döner. Kavanozun ağzını kapatayım derken birde ne görsün, kavanoz ağzına kadar bal ile dolu. Meseleyi anlar, kapıya koşar, kar ile dolu yaylanın uçsuzluklarına bakar. Ne bir insan vardır ne de kar da bir iz. Gelen Hızırdır.

Aradan üç dört ay geçer, her gün bal yediği halde kavanoz her seferinde ağzına kadar bal ile doludur. Sırrını hiç kimseye açmaz. Yaza doğru beyi gurbetten gelir. Beyine her öğün bal verir. Bal bitmez, hem ancer balı olacak, bütün kış kalacak birde her öğün kaşık kaşık yenecek, bal bitmeyecek. Beyini merak sarar, sorar, cevap alamaz. Beyi en sonunda:

- Ne olur beni seviyorsan söyle ne oluyor. bunda bir iş var.
Meryem dayanamaz ve ağzı kapalı kavonozu da alır ve olayı anlatır. Kavanozu açıp işte bak ağzına kadar dolu demek istediğinde bir de ne görsün?

Kavonozun dibinde iki kaşık bal kalmış.

Evet, gerçek yaşanmış bir olay... Belki sizin başınıza da geldi, belki gelebilir. Meryem'in kavonozundaki bal bitmeyecekti. Sizin de belki cebinizdeki araba parasını verdiğiniz bir ihtiyar ardından elinizi her cebinizdeki cüzdana attığınızda tükenmeyecek para... Ama sakın ha. Sakın ha. Hızır ile karşılaştığınızı ve sırrınızı kimseye söylemeyin....
.]]
http://hikaye.defter.us/hizir-ve-gelin/
HIZIR OLDUĞUNU SÖYLERİM Hızır Hikayeleri [CDATA[ Ramazan... Cuma günü... Cuma vakti... Cami... Cemaat tek tük camiye girmekte. İmam kürsüde... Girenlerin arasında... O... Hızır... Hızır a.s. da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam sohbete başlıyor... Hızır'ın yanına kırklarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta...

Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak. Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:

- Uyuyacaksın, der. Adam:

- Uyumam, beni rahat bırak.

Hızır a.s. ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek:

- Uyuyacaksın dedim, der. Adam:

- Ben de sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Rahat bırak beni. Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz.

Hızır a.s. susar ve gözlerine kapar, boynunu büker Allah'a yönelerek:

- Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştirki bendeki listede bunun ismi yok.

Cevap gelir:

- Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden...
Allah sevdiklerinden etsin... Sevmek, seviyorum demek bir iddia. İş sevilenlerden olmak...
.]]
http://hikaye.defter.us/hizir-oldugunu-soylerim/
Hızıra Söyle Hızır Hikayeleri [CDATA[ Bediüzzaman Saidi Nursi Emirdağ veya Afyon hapishanesi'nde yatarken, bir gece Konya'nın Ladik kasabasına Ahmed Ağa'nın yanına geldi. Ahmed Ağa'nın yanında o anda sadece oğlu Zekeriya vardı.

Bediüzzaman tayy-i mekan ederek gelmişti. Ahmed Ağa'nın odasının eşiğinde, ellerindeki kelepçeyi ve ayaklarındaki zincirleri çözdü, içeri girdi:

-Bu çıksın, dedi,
Zekeriya'dan ötürü, konuşacaklarım var...

Ahmed Ağa:

-Mahzuru yok kardeşim, yabancımız değildir, oda duysun .., dedi.

Bediüzzaman:

-Ahmed Ağa, üstada Hızıra söyle, tahammülüm kalmadı, dedi.

Ahmed Ağa:

-Olur, söyleyelim kardeşim Said, dedi.

Bediüzzaman tekrar anında kelepçeyi ellerine zincirleri ayaklarına takarak geri döndü.

Bir müddet sonra aynı şekilde Bediüzzaman yine geldi ve:

-Söyledin mi Ahmed Ağa?... Ne oldu netice? diye sordu.

Ahmed Ağa:

- Söyledim kardeşim Said, söyledim, dedi.

Bediüzzaman:

-Ne dedi Üstad? diye sordu.

Ahmed Ağa:

-Sabretmeni söyledi, dedi.

Bediüzzaman bu cevabı alınca, bu defa kapıdan değil, pencereden çıkıp gitti. Yine elleri kelepçeli, ayakları zincirli idi.

Şimdi söyle bir sorulsa, hem tayy-i mekan edebiliyor, hapishaneye girip çıkabiliyor, kelepçelerini çözüp takıyor. Hemde hapishaneden çıkmak için Hazreti Hızır'dan yardım istiyor... Bu nasıl oluyor diye bir soru akla gelebilir.

Evliyalar bu güce sahiptirler. o kuvvet ve o tasarruf ellerinde var ama, izin almadan kullanamazlar. İşte Bediüzzamanda o tasarruf kendisinde olduğu halde üstadı Hızır'dan izin almadan kullanamamıştır.
.]]
http://hikaye.defter.us/hizira-soyle/
Musa(a.s) ve Cennetteki Arkadaşı Peygamberler [CDATA[Hz. Musa Aleyhisselâm, bir gün münacatları esnasında «Ya Rabbî! Cennette benim arkadaşım kimdir, bana göster.» diye iltica eder. Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri:

- Ya Musa! Filan şehirde, filan çarşıda ve şu şemail ve isimde bir kasap vardır. O kimsedir, diye ilham eyler.

Hz. Musa Aleyhisselâm hemen hareket eder ve o kasabı bulur. Dükkânının karşı tarafında, bir miktar seyrederek ahvaline vâkıf olmak üzere oturur. Görür ki gayet gaddar ve zalim bir kimsedir. Sattığını hep eksik tartmaktadır. Hz. Musa'nın hatırına, bu kimse bana nasıl arkadaş olabilir, her halde o başka bir kimse olması lâzımdır, diye gelir. Tam o esnada Hz. Cebrail gelerek, o kimsenin olduğunu haber verir.

Hz. Musa Aleyhisselâm akşama kadar dükkânın önünde oturur ve akşam olunca, kasap bir miktar et alarak elindeki zembiline koyar ve evine gitmek üzere iken, Hz. Musa: «Ya kasap, beni misafir kabul eder misin? diye sorar. Kasap da «Buyurun, sizin gibi muhabbetli misafiri asla görmedim. Bu gece hizmetinizle şerefleneyim.» der ve beraberce giderler. Hemen Hz. Musa Aleyhisselâmm önüne yemekler ko-yar ve «Ey mübarek zat isterseniz siz yeyin. Şayet beraber yiyelim derseniz, bir miktar beklemeniz lâzım gelecek. Zira benim çok mühim bir işim vardır, müsâdenizle onu yerine getireyim.» der. Ve getirmiş olduğu eti iyice pişirip, evin köşesinde asılı bir zembıM aşağıya indirir. İçinden son derece küçük ve zayıf bir kadın çıkarır. O'nun ağzına yavaş yavaş eti verir. Karnını doyurduktan sonra altını da temizler ve tekrar yerine asarak Hz. Musa Aleyhisselâmın yanına gelir. Özür dileyerek birlikte yemek yemeye başlarlar.

Kadına yemek yedirirken kadının dudakları bir kaç defa hareket etmiş ve konuşur gibi olmuş. Bu hali Hz. Musa Aleyhisselâm farketmiş olduğu için o kimseye:

- Ey kişi, bu senin annen midir?

-Evet, annemdir. Çok ihtiyar ve mecalsizdir. Her gün böylece dükkândan geldiğim zaman hizmet ederim.

- Yemek yedirirken dudakları kıpırdadı. Sözü anlaşılır mı?

- Evet anlaşılır. Her ne zaman, karnını doyurup hizmetini yaptığımda «Ya Rabbî, bu oğlumu cennette Musa'ya arkadaş eyle.» diye dua eder.

- Ey kimse! Sana müjdeler olsun kî, annenin duası dergah-ı izzette kabul oldu. Musa benim, der ve ilham-ı ilâhî ile oraya geldiğini söyler.

O kimse de çok sevinir ve bütün günahlarına tevbe ve istiğfar ederek ibadet ile meşgul olmaya başlar.

Böylece annesine yapmış olduğu hizmet sebebi ile, salihler zümresine dahil olur.


Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
.]]
http://hikaye.defter.us/musaas-ve-cennetteki-arkadasi/
İdris A.S Peygamberler [CDATA["EY MUHAMMED!.. KİTAB'ta İDRİS'E DAİR SÖYLEDİKLERİMİZİ DE AN...
ÇÜNKÜ O, DOSDOĞRU BİR PEYGAMBERDİ.
ONU YÜCE BİR YERE YÜKSELTTİK"
Meryem; 56-57

İdris aleyhisselam, insanlığın ilk devirlerinde ve tufandan önce yaşamıştır. Hemen her toplum, onun en büyük hatırasını, yani; "ölmeden önce göğe çekilmesini" çeşitli efsanelerde yaşatmaktadır. Dünyanın pek çok toplumuna ait efsanelerde aynen Tufan olayı gibi İdris aleyhisselamın hayatını çağrıştıran izlere rastlamak mümkündür. Bu durum, İdris aleyhisselamın, insanlığın henüz şafak vaktinde yeryüzünde görev yaptığını göstermektedir. Adem aleyhisselam ile İdris aleyhisselam arasında ismi bilinen sadece Şit aleyhisselam'dır.

İdris aleyhisselam insanlık tarihinde bir dönüm noktasıdır. İnsanlara her alanda medeni ve insanca yaşamanın yollarını bizzat uygulayarak göstermiştir. Matematikten astronomiye pek çok bilim dalı onun sayesinde ortaya çıkmıştır.

İnsanı bizzat insan eğitmiştir. Bu ise peygamberler vasıtasıyla olmuştur. Eğer insan eğitilmeseydi, vahşi dünya şartları karşısında yok olur giderdi. İnsanın yegâne mal varlığı zekasıdır. Bu zekayı eğiten ise Allahü teala olmuştur. İnsan zekası Allahü teala ile ancak peygamberler vasıtasıyla muhatap olabilmiştir. İnsan, her şeyi bütünüyle istismar edebildiği gibi, ilimleri ve eğitimleri de istismar etmiş, kendi heva ve hevesine uydurmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de bunun bir örneği Hârût ve Mârût kıssasında anlatılmaktadır. Kendilerine öğretilen bir ilmi, karı koca arasını ayırmakta nasıl kullandıkları gösterilmiştir. Aynı şekilde, mesela astronomi bilimini öğreten peygamberlerin yaptırdıkları gözlemevleri birer putperest tapınağı haline getirilmiş, saygı duyulan insanlar ise putlaştırılmıştır. Mesela Âdem aleyhisselamın oğlu Şit aleyhisselamın ismi putlaştırılarak Mısır panteonuna Seth isminde geçmiştir. Aynı şekilde İdris aleyhisselamın eshabından olan bilgin kişiler ve özellikle melek isimleri, Nuh kavminin tapındıkları birer tanrı keykelleri haline dönüşüvermişlerdir.

Peygamberlerin etkilerini yine arkeolojik buluntularda görebilmekteyiz. Bugün ancak astronomi biliminde kullanılan rakamlara binlerce sene önce rastlayabilmekteyiz. Sonrasında müthiş bir kopukluk olmuştur. Övüle övüle bitirilemeyen Yunan medeniyeti MÖ 5. yy. da zirvedeyken her 10.000 sayısı "sayılamayacak kadar kalabalık" idi. Milyon kavramı islam dünyasında 7. Asırda, batıda ise 19. Yüzyılda doğmuştur. Ama mesela Koyuncuk'ta bulunan bir tabletteki sayısal dizinin toplamı, bizim sayımızla 195.955.200.000.000 ile yani Descartes ve Leibniz zamanında herhangi bir biçimde hesap sınırları içine alınmamış bir saylı ile dile getirilmiştir. O dönem insanları bu bilgiyi peygamberlerinden almışlar ancak bir müddet sonra putperestlik ve falcılık gibi sapkınlıklarına alet etmişlerdir.

KİMLİĞİ
İdris ismi Kur'ân-ı Kerîm'de iki yerde geçer. Bu ayet-i Kerîmelerde şu şekilde anılmaktadır; "Ey Muhammed... Kitapta İdris'e söylediklerimizi de an. Çünkü o, dosdoğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik." "Ey Muhammed; İsmail, İdris ve Zü'l Kifl hakkında anlattığımızı da an. Onların herbiri sabredenlerdendi."

İdris kelimesi "ders" kökünden gelen bir kelimedir. Allahü tealanın kendisine verdiği 30 sayfalık kitaptan insanlara çokça ders verdiği için bu isim kendisine verilmiştir. Asıl adının Hanuh olduğu rivayet edilmektedir. Hanımının adıysa Hadane'dir. İdris aleyhisselam beyaz tenli, uzun boylu, topluca, geniş göğüslü, sakalı sık, güzel yüzlü, yürürken adımlarını sıkça atan, daima önüne bakan bir insan olarak tasvir edilmiştir.

Babil'de veya Mısır'ın Münif/Menef şehrinde doğduğu nakledilmiştir. Babil'de doğup Mısır'a hicret ettiği de kaydedilmiştir. Kaynaklarda Âdem aleyhisselamın 6. kuşaktan torunu olduğu yazılıdır ki soy ağacı şöyledir; İdris aleyhisselam, Yerd, Mehlail, Kinan, Enuş, Şit aleyhisselam, Âdem aleyhisselam.

Âdem aleyhisselamdan beridir nesilden nesile geçen ve her kimdeyse parlayan Muhammedi nuru 137 sene taşıdığı rivayet edilmiştir. Hadane hamile kalınca bu nur Hadane'ye, ondan da oğlu Metuşaleh'in alnına geçti.

İLİMLERİN ATASI
İdris aleyhisselam, insanlık tarihindeki pek çok ilkin sahibidir. Bunların bazıları kaynaklarda şöyle geçmektedir; "Kalemin keşfi ve yazmada kullanımı, ilimlerin tasnifi ve ilk kez yıldızların hareketlerinin incelenmesi, astronomi hesaplarının yapımı, atın evcilleştirilmesi, okun keşfi, Allah yolunda ilk kez düzenli birlikler kurup sıcak harbe girişmek, ilk kumaş dokuyarak elbise yapmak ki, o zamana kadar insanlar, örtünmek için hayvan derilerinden giyecek yapıyorlardı, şehir kurma sanatı." Ayrıca Şit aleyhisselamdan sonra kimseye verilmeyen gizli ilimler kitabının da verildiğinden bahsedilmektedir.

Yukarıda verdiğimiz bilgilere uzun süre bilim adına dudak bükülmüştü. Hatta bu bilgilerin bir İsrâiliyat yığını olduğunu ileri sürenler dahi olmuştu. Oysa, özellikle insan zekası ve medeniyetleri üzerine yapılan araştırmalar bunun böyle olmadığını göstermektedir. Bir kere insanın ortaya çıkışı ani olmuştur. Sonra bilimde, sıfır noktasından öyle sıçramalar yaşanmıştır ki, normal insan zekasının kaldırabilmesi mümkün değildir. Mesela, Sümerlerin ortaya koydukları medeniyet sanki gökten inmiş gibi aniden ortaya çıkmıştır. "42 harflik bir alfabe, yelkenli gemi, hiyerarşik bir toplum düzeni, bugün bile geçerliliğini koruyan astronomik bilgiler, bir dakikanın 60 saniyeden meydana geldiğinin bilinmesi, mükemmel bir kent mimarisi, kare, küp, evrik değerler ve pisagor hesapları yapılabilmesi..." MÖ 4000 yıllarında böylesine bilgileri bu topluma kim öğretmişti? Bir dairenin 360 dereceye bölünebileceğini kimden öğrenmişlerdi? Binlerce yıl önceden kalma eserlerin nasıl yapılabildiğinin cevabı, erişilen bugünkü ilmi birikime rağmen verilememektedir. Nil deltasındaki piramitlerden Nevşehir yer altı şehirlerine, pek çok eserin sırrı hala anlaşılamamıştır. Modern bilim bu sıçramaların cevabını arayadursun biz, İslam alimlerinin eserlerinden süzülen bilgilerle geçmişin karanlığına ışık tutmaya çalışalım.

YAŞADIĞI DÖNEM
İdris aleyhisselamın yaşadığı dönem tufan öncesidir. Ancak Âdem aleyhisselam ile tufan arasında geçen yüzyılların ne kadar olduğu ve bu asırların hangisinde yaşadığı şimdilik kesin olarak bilinmemektedir. Ancak kaynakların ittifakla belittiğine göre bu süre içerisinde yaşayan 10 kuşaktan 7. sinde hayat sürmüştür. Nuh aleyhisselamın yaşadığı uzun süre gözönünde bulundurulursa tahmini bir tarihleme yapmak mümkün olacaktır, fakat bir şartla; O da tufanın hangi tarihte meydana geldiğinin tespit edilmesidir. Bu da ancak Nuh aleyhisselamın gemisinin bulunmasıyla gerçekleşebilecektir.

Kur'ân-ı Kerîm ve Eski Ahit'te ilk insanların sürdükleri ömür yüzlerle ifade edilirken Mezopotamya tabletleri binlerce yıl süren ömürden bahsetmektedir. Tabletlere göre ilk sekiz hükümdar toplam 241.200 yıl egemen olmuşlardır. Eğer onunu birden sayarsak karşımıza 456.000 rakamı çıkar ki bu, ilk insandan tufana kadar olan süreyi ifade etmektedir. Bu durum, Mezopotamya medeniyetlerindeki zaman anlayışının veya onlu sayı sisteminin farklı olduğunu göstermektedir.

Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Âdem aleyhisselamla tufan arasında 10 karn (kuşak/nesil/dönem) bulunduğunu bildirmişlerdir. Sümer listelerinde de tufan öncesi hüküm süren 10 isimden bahsedilmektedir. Bunlardan yedincisi olan hükümdar, tüm bilimlerde özel bir bilgeliğe sahip olmakla birlikte din adamlığıyla uğraşan ilk kişi olarak gösterilir. İslami kaynaklar; İdris aleyhisselam peygamberliğinin yanısıra, hikmet ve sultanlık verildiğini, bu nedenle kendisine; "müselles bi'n ni'me / kendisine peşpeşe nimetler verilen" denildiğini yazmaktadır. Sümer kral listelerine göre onuncu kral zamanında tufan olmuştur. İslami kaynaklarda da İdris aleyhisselamdan üç kuşak sonra (10. kuşakta) tufanın yaşandığı yazılıdır.

Eski Ahid'e göre tufan öncesi hüküm süren 7. hükümdarın ismi Hanok'tur ve 10. hükümdar zamanında tufan olmuştur. Hanok, ölmeden önce göğe alınmıştır. Bir başka özelliği de; insanlar arasında yazmayı, bilgeliği ve bilgiyi ilk öğrenmiş kişidir.

PEYGAMBERLİĞİ
İdris aleyhisselam, peygamberlikle şereflendikten sonra Cebrâil aleyhisselam kendisine 4 defa gelerek 30 sahife getirmiştir. Onun şeriatında; "Allah'a, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine, meleklere, peygamberlere ve ahir zamanda gelecek olan son peygamber Ahmed aleyhisselama inanmak, namaz kılmak, oruç tutmak, domuz, köpek ve eşek eti yememek, aklı gideren maddelerden sakınmak" emredilmiştir.

İdris aleyhisselam döneminde insanlar Şit ve Kâbîl toplumu olarak ikiye bölünmüştü. Şit toplumu müslüman idi. Kâbîl toplumu ise tam anlamıyla yoldan çıkmıştı. Sorumsuz bir hayat süren Kâbîl topluluğuna özenen Şitoğullarından insanlar, kafile kafile onlara katılmaya başlamışlardı. İdris aleyhisselam bunların önünü alabilmek için kendisine inananlardan oluşan silahlı bir kuvvet kurmuştu. Ok ve yayı keşfederek Kâbîloğullarını sindirdi. Bu uğurda pek çok sıkıntıya göğüs germiş ve sabretmişti. İdris aleyhisselam, kendisinden sonra büyük bir tufan felaketinin yaşanacağını, ancak müminlerin bu felaketten kurtulacağını en ince ayrıntılarına kadar bildirmişti. Buna rağmen kendisinden sonra putperestlik ortaya çıkmış ve Nuh aleyhisselam döneminde de tufan meydana gelmişti.

GÖĞE ALINIŞI
İdris aleyhisselam normal bir ölümle vefat etmemiş, Allahü tealanın izniyle göğe alınmıştır. Göğe çıkarılmadan önce oğlu Metuşelah'ı yerine vekil olarak bırakmıştır. Kaynaklar onun, Îsâ aleyhisselamla birlikte aynı hayat tabakasında dünyevi cisimlerini muhafaza ederek ancak dünyevi ihtiyaçlardan kurtulmuş bir şekilde yaşadıklarını bildirmişlerdir. Bazı müfessirler, "Bugün hayatta olan dört peygamber vardır ki, ikisi yerde, ikisi de göktedir. Yerdekiler Hızır ve İlyas, göktekiler ise İdris ve Îsâ aleyhimüsselamdır." demişlerdir. Efendimiz Mi'rac gecesinde Cebrâil alehisselamla birlikte dördüncü kat göğe geldiklerinde İdris aleyhisselamla karşılaşmışlardır. Cebrâil aleyhisselamın tanıştırması üzerine Efendimiz selam vermişler, İdris aleyhisselam da karşılığında; "Hoş geldin, sefa geldin sâlih kardeş, sâlih peygamber" diyerek hayır duada bulunmuştur.

PİRAMİTLER
Geçmişimiz tarandığında, İnsanlık tarihinde çok belirgin bir bilgi kesintisi olduğunu görebiliriz. Bunun en belirgin örneği pirametlerdir. Kahire'de, Nil'in batı yakasında birbirine sırt vermiş 3 piramet bulunmaktadır. Bunların Keops, Kefren ve Mikerinos tarafından yapıldığı iddia edilir. Bunların içerisinde Keops'un hikayesi oldukça ilginçtir.

Keopsun piramidi inşa ettirdiği iddiası iki kaynağa dayanmaktadır. Birincisi tarihçi Herodot'tur. Herodot, piramit yapımcısının ismini Keops olarak vermiştir. Keops, Mısırca Khufu kelimesinin yunancasıdır. Sicilyalı Diodoros'un yazılarında ise bu firavunun adı Kemnis'dir. İkinci iddia ise, piramidin yük azaltma odalarından birinde yer alan bir kelimelik yazıttır. Piramitin diğer taraflarında bununla ilgili tek yazı olmamasına rağmen gözlerden ırak bu odada duvara yazılmış "Khufu" ismi, piramidin yapımcısı olarak kabul görmüştür. Arkeolojide bilim adamları bir şey keşfettiklerinde teşhis koymak için acele etmezler zira bulunan en ufak bir bulgu bile daha önce yazılan dünya tarihlerini ve kronolojileri allak bullak edebilir. Bu nedenle buldukları veriyi kuvvetlendirici başka veriler ararlar. Oysa burada durum tam tersine olmuş ve bütün dünyaya piramidin yapımcısı olarak Khufu/Keops'un ismi verilmişti. İşte, dananın kuyruğunu kopartan nokta da burası olmuştu. Kuyruğu koparan da, Antik Doğu Dilleri uzmanlarından Mısır asıllı Amerikalı oryantalist Zekeriya Sitchin'dir. "Evrene Çıkan Basamaklar" isimli kitabının XIII. bölümünde şu tespitlerde bulunur; İngiliz Hassa subaylarından Howard Vyse, 29 Aralık 1835'te Mısır'a geldiğinde; piramitlerin sakladığı sırlar kendisini büyüler. Fakat burada, meşhur olmak için de eline tarihi bir fırsatın geçtiğini bilir. Buradaki arkeolojik çalışmalara katılır. Vyse'nin başını çektiği bir arkeolojik çalışmada, piramidin içerisindeki sözkonusu "K-hu-f-u" yazısı görülür. Böylece bütün dünya bunu öğrenir. Howard da amacına kavuşarak meşhur olur.


Mısır'ın başşehri Kahire yakınlarındaki Giza'da bulunan piramitler
hala bilinmezliklerini koruyorlar.

Fakat başka gerçekler de vardır. Bir kere, piramitte kullanılan yaklaşık 2 milyon taş bloğun hiç bir yerinde her hangi bir isme rastlanmaz. Bu olay arkeologların garibine gider. İtiraz edecek olsalar da o günkü zafer naraları arasında duyulmaz. İtiraz edenlerden birisi de Hiyeroglif uzmanı Samuel Brek'tir. K-hu-f-u yazısı bu bilim adamını kuşkulandırır. Yazı, Keops'un zamanında kullanılmayan ancak yüzyıllar sonra ortaya çıkan harflerle yazılmıştır. Ancak bu yazıyı yazan şahıs bu odaya nasıl girmiştir. Zira piramidin yapıldığı günden o güne kadar hiç bir insanın buraya girmesi mümkün değildir. Hatta Vyes ve ekibi, girişi bulamadıkları için dinamit patlatarak içeri girebilmişlerdi. Yazıya biraz daha bakılınca mesele anlaşıldı. Şöyle ki; Bilim adamı değil sıradan bir asker olan Howard Vyse, hiyeroglifle ilgili dönemin tek standart kitabı sayılan "Materia Hieroglyphica" isimli kitabını kullanmıştı. Üstelik, 1828'de John Gardner Wilkinson tarafından yazılmış klavuzda "K-hu-f-u" kelimesi yanlış olarak verilmişti. "K" sessiz harfi, güneşin simgesi olan "Re" ile temsil edilmişti. Sahtekar ingiliz, Keops'tan yüzyıllar sonra kullanılan bir yazı türünü kullanmakla kalmamış, kitaptaki imla hatasını da aynen geçirmişti. Yazı da kullanılan kırmızı aşıboyası da, Kahire sokaklarında bulunan bir aktardan kolayca satın alınabilecek bir maddeydi. Vyse bu arada amacına kavuşmuş ve dünya çapında meşhur olmuştu. Ya tarih bilimine attığı kazık ne olacaktı?..

Piramid Keops'a ait değilse kimindi? Pramitini taş duvarları arasında görünürde ne bir heykel, ne bir büst ve ne bir yazı vardı. Eski Mısır'ın Keops'tan sonraki kronolojisi kesintisiz olarak biliniyor. Piramidin yapımcısı Keops değilse Keops'tan çok önceleri yaşamış olmalı. Bu; "neden bu piramitin aynısının veya benzerinin bir daha yapılamadığını" cevaplamaktadır. Keops, piramit inşa bilgisinin unutulduğu bir dönemde yaşamıştı.

Mısır halk efsanelerinde ilginç bir detay bize belki bir ipucu verebilir, şöyle ki; Mısır'ın tufan öncesi hükümdarlarından birisi de Saurid'dir. Başşehri ise Amsus'tu. Kahiredeki iki büyük piramidi yaptıran da oydu. Yaptırma nedeni Saurid'in tufandan 300 sene önce gördüğü rüya idi.

Bu efsanede gerçeklik payı var ise, piramitlerin tufandan eski olması gerekir. Bu da piramitlerden başka neden piramit yapılamadığının cevabını vermektedir. Tufan, o zamana kadar gelen bütün medeniyetleri silip süpürmüştü. Efsaneye göre Saurid, inşaatlar bitince piramitin en tepesine bir yazıt dikti. Üzerine ismini ve piramitleri 6 senede inşa ettirdiğini yazdırdı. Bu yazının, Abbasiler döneminde deşifre edildiğini kaynaklardan öğreniyoruz. İki piramitin; "düşen akbaba yengeç burcundayken yapıldığı" yazılıydı. Bu tarihten Efendimizin hicretine kadar 36 bin güneş yılının geçtiği hesaplanmış. Yani; MÖ. 35.000 civarı...

Bunlar elbette doğruluğu henüz kanıtlanamamış kayıtlardır. Ama bilinen bir gerçek vardır o da, piramitlerin inşasıyla ilgili hiçbir verinin olmayışıdır. Öyle ki, Eski Mısır tarihi kadar didik didik edilen ikinci bir medeniyet yoktur. Buna rağmen piramitlerle ilgili hiçbir ipucu bulunamamıştır. Bu da, piramitlerin Tufandan önce yapılmış olduğunu ortaya koyabilir. İbn-i Batuta (14. yy), İdris aleyhisselam tarafından, içlerinde bilimsel kitapları ve başka değerli eşyaları kurtarmak için "tufandan önce" piramitleri yaptırdığını nakletmektedir.

Gelelim piramitlerin inşa şekline. Bu da bir başka bilinmeyendir. Başta Herodot olmak üzere pekçok tarihçi ve bilim adamı hipotezler ileri sürülmüşlerse de hiçbirinin mantıklı tarafı bulunamamıştır. Çölün orta yerine her biri ortalama 2 ton ağırlığında 2 milyon adet bloğun nasıl yükseldiği hususunda neler söylenmedi ki, sonunda işin kolayına kaçarak piramitlerin uzaylılarca yapıldığını dahi ileri sürüldü. Oysa bunları yapan insanoğluydu.

1979 yılında Fransa'nın Grenoble şehrinde toplanan II. Uluslararası Eski Mısır Tarihi Kongresinde üyeler, uzman kimyacı Dr. Davidovits Klemm'in açıklamalarıyla oldukça şaşkın anlar yaşadılar. Dr. Klemm, piramitleri oluşturan blokların granit değil, mahiyeti henüz bilinemeyen bir beton türü olduğunu ortaya attı. Doğal bir granit taşı genelde homojendir. Fakat piramitteki bloklar hava kabarcıkları ihtiva ediyorlardı. Dr. Klemm, Kahire'deki Ayn Şems Üniversitesi uzmanlarıyla işbirliği yaparak 1974 senesinde büyük piramitlerde elektro manyetik ölçümlere girişir. Blokların içine salınan yüksek frekanslı dalgaların, kuru blok tarafından tamamıyla yansıtılmaması gerekiyordu. Bu tür ölçümlerle gizli geçitler ve odalar keşfedilmesi umuluyordu. Zira piramitlerin, bütün Giza çölleri gibi kuru olacağı düşünülüyordu. Fakat ölçüm sonuçları tam bir şaşkınlık uyandırdı. Kuru sanılan bloklar yüksek düzeyde nem içeriyordu. Prof. Davidovits Klemm'in vardığı sonuç; taş blokların yapay olduğuydu. Bu taşlardan örnek alan Profesör, inceleme esnasında 20 cm. uzunluğunda bir saç kılı bulunca hiç şaşırmadı. Bu beton karıştırıcısı bir Mısırlıya ait olmalıydı.

Doğrusu da bu olmalı zira çölün orta yerine bu kadar granit blokların getirilmesi mümkün olsa bile böyle bir piramidin inşa edilmesi için insan ömrü kafi gelmeyecekti. Ama çölde en bol bulunan kum, blokların hammaddesi olunca bütün sorunlar çözümleniveriyor.

İdris aleyhisselamdan bahseden kaynaklar onun bina ve şehir kurmakta da öncü olduğunu vurgulamaktadır. Bunun ilkel bir bina ve şehir olmaması gerekir. O zamana kadar benzeri görülmemiş bir teknik kullanmış olmalıdır. Zira İdris aleyhisselam, insan medeniyetinin hemen başlarında yeryüzünde yaşamıştı.
.]]
http://hikaye.defter.us/idris-as/
imanın kimden olduğu Peygamberler [CDATA[ bir gün hz. Musa (a.s.) cenab-ı Hak'kın huzuruna binbir kelamı öğrenmeye gidiyormuş. Giderken yolda bir ihtiyara rast geliyor, o ihtiyarda ömrü boyunca namazını bir taşın üzerinde kılmış, hatta taş bile namaz kılınmaktan yıpranmış. O ihtiyar hz. Musayı yolda görünce, nereye ey Musa der. Hz. Musada Allahû tealadan binbir kelamı öğrenmeye gidiyorum der. ihtiyarda hazır gitmişken bendende selam söyle benimde cennetteki yerimi öğrenirmisin der, Hz. Musa olur der. birazdaha gidince elinde içki şişesi ile bir sarhoşa rast gelir, sarhoşta sorar ey Musa nereye diye oda yine aynı cevabı verir, sarhoş hazır gitmişken bendende selam söyle benim cehennemdeki yerimide sorormısın der, onada olur der ve gider. Allahû tealanın huzuruna çıkar binbir kelamı öğrenir tam gidecekken Allahû teala bir şey unutmadınmı ey Musa der, Oda evet Yarabbi gelirken bir ihtiyar gördüm ömrü boyuca bir taşın üstünde namaz kılmış ve cennetteki yerini soruyor der, Hak teala da o kuluma selam söyle cehennemin en derin dibidir der, birde sarhoşa rastladığını ve onunda cehennemdeki yerini sorduğunu söyler, o kulumada selam söyle onunda yeri cennetin en güzel köşesidir der. Bu duruma Hz. Musa şaşırır ve nasıl oluyor Yarabbi der. Hak tealada sen gidince onların ikisinede deki sizin durumunuzu sordum ama Allah'ın çok işi varmış cevap veremedi de der, ne işim olduğunu sorduklarında dünyayı iğne deliğinden geçirmeye çalıştığımı söyle anlayacaksın neden böyle olduğunu der. Ve hz. Musa iner önce ihtiyarın yanına gider, sordunmu ey Musa der O da sordumda işi varmış cevap veremedi der, ihtiyar peki işi neymiş diye sorunca, dünyayı iğne deliğinden geçirmeye çalışıyordu der, ihtiyarda hiç olacak işmi koca dünya iğne deliğine sığarmı diye karşılık verir. az gidince sarhoşu görür oda sordunmu ey Musa der, evet sordum ama çok işi varmış cevap veremedi der, işi neymiş deyince dünyayı iğne deliğinden geçirmeye çalışıyordu der, sarhoşta valla arkadaş onun işi belli olmaz geçirirmi geçirir der ve hz. Musa Hak tealanın neden öyle söylediğini anlar..]] http://hikaye.defter.us/imanin-kimden-oldugu/ Hz. Eyyüb'un Sabrı Peygamber Efendimiz [CDATA[ Allahü Teâlâ'nın has kulu Eyyûb aleyhisselâm, îshak aleyhisselâmın oğlu lys'in oğullarından olup Yûsuf aleyhisselâm ile çağdaş bulunuyordu. Geniş serveti, arazisi, sürüleri ve çok evlâdı vardı. Allahü Teâlâ'nın bu nimetlerine karşı şükrünü tam ifa eder, gece ve gündüzünü ibadetle geçirirdi.

Fakat onun bu ibâdet ve tâatlerini hazmedemeyen Şeytan, kendisine mal ve evlâd acısı, azabda elem, meşakkat ve bedende zahmet ile dokunmuştu. Bütün bunlara karşı senelerce gösterdiği büyük sabrın nihayetinde Rabbına şöyle nida etti:

— Ey Rabbim, benim halim şu. Zahmet ve acı ile bana Şeytan dokundu, vesveseye yol buldu. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.

Allahü Teâlâ da cevaben şöyle buyurdu:

— Depren ayağınla, işte —yani deprenince bir kaynak zuhur etti— sana bir yıkanacak su, serin ve içecek. Yıkan ve iç, için dışın iyileşsin, yorgunluğun dinlensin, yüreğin soğusun.

Ne kadar dikkate şayan bir noktadır ki, Allahü Teâlâ, Eyyûb aleyhissclâmın duasına cevap olan kurtuluş mucizesini verirken bile evvelâ ona böyle bir hareket emretmiştir. Burada bir emir Hz. Eyyûb'a söylendiği gibi Kur'ân-ı Kerîm'de hikâye olunarak Resûl-i Ekrem Aleyhisselâm'a hitaben bir itirazı cümle imiş gibi bir imâ da yapılmıştır. Ayak vurmak, ayakla deprenmek, mengilemek, olduğu yerde tepinmeye, çabalamaya veya sefer veya hicret veya gaza etmeye, yani cihadın mümkün olabilen her kısmına uygun olabileceğine göre bu imâ, kıssanın hisse noktalarından birini teşkil eder. Eyyûb aleyhisselâmın deprendiği bu arzın Gabiye olduğu naklolunmuştur.

Allahü Teâlâ, Eyyûb aleyhisselâma bu hareket emrinden sonra şöyle buyurdu:

— Elinle bir demet tut da vur onunla ve yemininde durmamazlık etme!

Hz. Eyyûb hastalığı sırasında bir hâdise dolayısiyle zevcesine yüz deynek vurmaya yemin etmişti. Bu suretle bir demet yaparak vurmakla yeminin yerine geleceği kendisine ruhsat olarak gösterilmiş ve had ile yeminlerde bu; «Eyyûb ruhsatı» nâmiyle baki kalmıştır.

Allahü Teâlâ, Eyyûb aleyhisselâmı çok sabırlı bularak onun güzel kulluğunu methetmiş, ona bütün ehlini yani evlâd, servet ve sıhhatini, beraberlerinde daha bir mislini rahmet olarak hem de temiz akıllılar için bir ibret dersi; ibâdet edenler için bir hatıra olarak bahsetmiştir.

(Enbiya ve Sâd Sûreleri)
.]]
http://hikaye.defter.us/hz-eyyubun-sabri/
Rasulullah (s.a.v) Peygamber Efendimiz [CDATA[ Kerem ve cömertlik Peygamberimiz'in tabii özelliğiydi. Bilhassa ramazan aylarında O'nun kerem bir gün resulu ekrem (S.A.V)merada otlayan Rasûl-i Ekrem (S.A.V) bazen birinden bir şey satın alır, sonra onu yine ona hediye ederdi. Kendilerine bir şey geldimi, derhal onu, başkalarına hediye ederdi. yanlarında bir şey, bir gece kalacak olsa ondan üzüntü duyardı.

Rasûl-i Ekrem (S.A.V)'in Hanımı Ümmü Seleme (Radıyallahu anha validemiz anlatıyor:

Rasûlüllah'ın yüzünde bir değişiklik hissettim. Sebebini sorunca:
resulu ekrem (S.A.V)bazen birinden birşey satın alırsonra onu yine ona hediye ederdi
Rasûlüllah'ın yüzünde bir değişiklik hissettim. Sebebini sorunca:

"Dün aldığım yedi dinarı veremedim yanımda kaldı.", buyurdu.ALLLAH HEPİMİZE EFENDİMİZİ YANİ RESURALLAHI BİZE GÖSTERMEYİ NASİP EYLESİN ONE BÜYÜK BİRİYDİ EFENDİMİZİ RÜYAMIZDA GÖRMEYİ NASILDA İSTERDİM HERKEZ İSTERDİ DEYİLMİİİİİ
.]]
http://hikaye.defter.us/rasulullah-sav/
ATEŞTE GÜL BAHÇESİ Peygamberler [CDATA[ HZ. İBRAHİM SÜREKLİ HALKINA PUTLARA TAPMANIN TUTARSIZLIGINI SÖZLE ANLATMAYA ÇALIŞMIŞ ANCAK HALKI HZ. İBRAHİM'İN ANLAMIYOR VEYA ANLAMAK İSTEMİYORMUŞ.
HZ. İBRAHİM HALKINI DAHA FARKLI YÖNTEMLERLE UYARMAYA DEVAM ETMİŞ.
HZ.İBRAHİM'İN YAŞADIGI ŞEHİRDE PUTLARIN BULUNDUGUBÜYÜK BİR TAPINAK VARMIŞ İNSANLAR BURAYA GELEREK PUTLARA HEDİYELER SUNAR VE ONLARA DİLEKLERİNİ YERE GETİRMELERİ İÇİN DUA EDERMİŞ.
   BİR BAYRAM GÜNÜ BÜTÜN HALK EYLENCEYE DAGILDIGI
BİR VAKİTTE İBRAHİM PEYGAMBER GİZLİCE TAPINAGA
GİRMİŞ.ELİNDEKİ BALTAYLA BÜYÜK PUT HARİÇ BÜTÜN PUTLARI BİR BİR KIRMIŞ.
SONUNDA BALTAYI BÜYÜK PUTUN BOYNUNA ASARAK KİMSEYE GÖRÜNMEDEN TAPINAKTAN AYRILMIŞ.
İNSANLAR GERİ DÖNDÜĞÜNDE PUTLARIN KIRILDIĞINI GÖRÜNCE DEHŞETE KAPILMIŞLAR HZ. İBRAHİM'İN PUTLARA İNANMADIĞI İÇİN ONDAN ŞÜPELENMİŞLER
HEMEN ONU TAPINAĞA ÇAĞIRIP PUTLARI KİMİN KIRDIĞINI SORMUŞLAR.
BU DURUM (Kur'an-ıKerim'de) şöyle anlatılır:
DÖNEMİN KIRALI NEMRUT VERECEK BİR CEVAP BULAMAMIŞ. ETRAFINDAKİ KİŞİLERDEN BAZILARI ''EĞER İŞ YAPACAKSANIZ YAKIN ONUDA TANRILARINIZA YARDIM EDİN'' DEMİŞ
SONUNDA KOCAMAN BİR ATEŞ YAKMIŞLAR PEYGAMBERİ DE ALEV ALEV YANAN ATEŞİN ATMIŞLAR. HERKEZ NEFESİNİ TUTMUŞ ONLARI İZLİYORMUŞ ALLAH ATEŞE ''EY ATEŞ İBRAHİM İÇİN SERİNLİK BİR GÜL BAHÇESİ OL DEMİŞ HERŞEYİ YAKAN ATEŞ HZ. İBRAHİM İ YAKMAMIŞ İBRAHİM'E SERİN BİR GÜL BAHÇESİ OLMUŞ HZ. İBRAHİM BU MUCİZE İÇİN ALLAHA YÜREKTEN TEŞŞEKKÜR TEMİŞ
.]]
http://hikaye.defter.us/ateste-gul-bahcesi/
GIYBET Peygamberler [CDATA[ FAKİH diyor ki:
-Babam bana bir hikaye anlattı; dedi ki:
Gönderilen peygamberlerden biri bir rüya görür; rüyasında kendisine şöyle denir:
-"Sabah olunca , karşına ilk çıkanı ye. ikinci çıkanı sakla üçüncü çıkanın dileğini kabul et dördüncü geleni üzme. Beşinciden de kaç."
Sabah oldu; dışarı çıktı. Yola koyulup gitti. Karşısına bir dağ çıktı. Bu koca dağı görünce şaşırdı. Kendi kendine şöyle dedi:
-Rabbim bana bunu yememi emretti.
Sonra , şöyle dedi:
-Rabbim bana gücümün yetmeyeceği bir şeyi emretmez. Onu yemeğe karar verdi. Dağa doğru yürüdü. Yaklaştıkça dağ küçüldü. Tam yaklaştığı zaman koca dağ bir lokmaya dönüşmüştü. Onu tutup yedi, Baldan tatlı buldu. Allah'a hamdetti, yürüyüp gitti. Karşısına altından bir leğen çıktı.
Şöyle dedi:
-Rabbim , bunu da saklamamı emretti.
Bir çukur kazdı. onu gömdü. Yürüdü, az gittikten sonra dönüp baktı. Leğen toprak yüzüne çıkmıştı. Geri döndü, tekrar gömdü Biraz gitti; baktı ki, yine çıkmış bir daha gömdü, yüne toprak üstüne çıktı. Kendi kendine:
-Ben emredileni yaptım, diyerek bırakıp gitti.
Karşısına bir kuş çıktı. Peşinden bir şahin onu kovalıyordu.
Kuş ona şöyle dedi:
-Ey Allah'ın peygamberi, beni sakla. Bana yardım et. Onu aldı. Koynuna sakladı.
Peşinden şahin geldi; şöyle dedi:
-Ey Allah'ın peygamberi, ben açım. Sabahtan beri de bu kuşun peşindeyim. Onu yakalamak istiyorum. Kısmetime engel olma.
Kendi kendine şöyle dedi:
-Üçüncünün dileğini yapmam emri verildi. yaptım. Dördüncüyü üzmemem emredildi. Şimdi ne yapacağım.
Bu işe şaştı. Sonra bıçak aldı;kendi uyluğundan bir parça et kesti.
Şahine attı; o da kapıp kaçtı.
Daha sonra kuşu saldı. Bundan sonra, yürüyüp gitti. Kokmuş bir leş gördü. Onu da bırakıp kaçtı.
Akşam olunca şu duayı yaptı:
-Ya Rabbi, emrini yerine getirdim. Bu işlerin manası ne se bana bildir.
Daha sonra, rüyasında şöyle anlatıldı.
-Birinci görüp yediğin öfkedir. Önce koca bir dağ gibi görülür; sabırla öfke yutulursa, baldan tatlı olur.
İkincisi iyi amelindir. Ne kadar saklarsan sakla; yine meydana çıkar.
Üçüncüsü, sana bırakılan bir emanettir, ona hıyanet etme.
Dördüncüsü şudur: Bir insanin sana bir dileği ulaşırsa, onu yerine getir; isterse sana lâzım olan bir şey olsun.
Beşincisi gıybettir. İnsanların gıybetini edenlerden kaç.
Şüphesiz herşeyi bilen Allah'tır.
.]]
http://hikaye.defter.us/giybet/
Eyvah Mahvoldum İbretlik Hikayeler [CDATA[Genç mühendis, işe yeni başladığı şirketteki bir toplantı sırasında, masa üzerindeki gazeteye göz atıp âniden yerinden fırladı ve; “Eyvah mahvoldum!” gibilerden bir şeyler söyleyip koşar adımlarla odasına girdikten sonra, kapısını da arkadan kilitledi.

Bir anda içeride buz gibi bir hava esti. Önce şirket sahibi, toplantıyı bir bıçak gibi kesip dedi ki:

- Bu işte bir bit yeniği var. Kötü birşeyler oldu. Dikkat edin, canına kıyabilir.

Bazıları da, çeşitli şekillerde fikirlerini açıkladı:
# Biliyorsunuz ki, bugün borsa tepetaklak geldi. Mutlaka çok sayıda hissesi vardı.
# Fâiz veya repo da olabilir, %200 sınırı aşıldı.
# Dün dolar bozduracağını söylemişti. Bugün döviz âniden yükseldiği için, milyarlarca lira zarar etmiş olmalı.
# Kesinlikle yanılıyorsunuz. Daha 3 gün önce avans çekmişti. Böyle birşeyler yapmaz. Olsa olsa karısıyla kavga etmiştir.
# Öyledir öyle. Hanımını geçen gördüm, suratsızın biriydi.

Bütün ihtimaller tek tek sıralanırken, şirket müdürü dedi ki:

- Konuşmakla vakit kaybetmeyelim. Her an bir tabanca sesi gelebilir içeriden... Müdürün sözleri ortalığı tekrar gerdi. Şirkette ne kadar çalışan varsa, mühendisin kapısına yığıldı. Müdür bey yumuşak bir sesle:

- Mühendis beyyy!.. diye seslendi. Canım kardeşim! Sakın bir çılgınlık yapma! Biliyorsun ki bu dünya fânidir. Birgün zaten öleceğiz...

Mühendisin bulunduğu oda kapısı, çelik levhadan yapıldığı için, bütün çabalara rağmen kırılmıyordu. Buna rağmen içeriden çıt çıkmıyordu. Bu arada itfaiyeye haber verildi. Altıncı katta bulunan odanın pencereleri altına brandalar gerildi ve televizyon kameramanları, yüzlerce meraklı eşliğinde canlı yayına geçerek, adamın aşağı atlaması için duâya başladılar.

Mühendis bey, 10 dakika sonra kapıyı açtı. Yüzü ışıl ışıldı ve neler olup bittiğinden habersiz kapı önündeki kalabalığın şaşkın bakışları arasında gülümsedi
Az kalsın ikindi namazını kaçırıyordum arkadaşlar!..
Cüneyd Suavi.]]
http://hikaye.defter.us/eyvah-mahvoldum/
Azrail'in Güzelligi İbretlik Hikayeler [CDATA[Onk. Dr. Haluk Nurbaki'den gerçek bir hatıra-
Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.

Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum.
-"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."
   
Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir hafta kala:
-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"
-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:
-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.

Ertesi gün O'na:
-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin.

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
-"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"
-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!....]]
http://hikaye.defter.us/azrailin-guzelligi/
Çakıl taşı ve İnci İbretlik Hikayeler [CDATA[Denizin dalgalarının kıyıyı okşadığı sahillerin birinde bir çakıl taşı varmış. Hergün güzelim dalgaların sesini dinler mest olurmuş. Öyle bir ahenkle müzik söylermiş ki dalgalar onları dinleyince ayrı alemlere gidermiş.

Bir gün çakıl taşının yanına güzel dalgalar bir hediye paketi bırakmışlar. Bu hediye bir midyeymiş. Midye çakıltaşının denizi görmesini biraz engelliyormuş. Çakıl taşı bu duruma üzülmemiş. gel zaman git zaman bir akşam midye kabuğu hafif ikiye ayrılmış.

Ay ışığında içindeki inci parıl parıl güzelliğini göstermeye başlamış. Çakıl taşının gözleri kamaşmış. Bütün gece ona hayran hayran bakmış. Güneş doğunca bir martı ayağıyla midyeyi ikiye ayrılmış. İncinin güzelliği bütün bütün ortaya çıkmış. Çakıl taşı, inciye bakmış. İnci:

-Ne zorlukları aştım, sabırla. Midyenin içine bir kum tanesi olarak girdim. Kozanın içindeki tırtıl gibi, çamuru yiyen fidan gibi sabırla geldim, bugünlere.
Sahilde dolaşan bir insan inciyi görmüş ve almış eline:

- Yaşasın! Ne güzel bir kolye olur, bu. Güzelliklere güzellik katar demiş. İnsan, inciyle beraber uzaklaşmış. Çakıl taşı da onlar kaybolana kadar onlara bakmış. Yine dalga seslerine kulak vermiş, gözlerini ufka çevirmiş. Yine eskisi gibi güneşin doğuş ve batışını seyredebilmiş..]]
http://hikaye.defter.us/cakil-tasi-ve-inci/
Aynaların Sırrı Yaşlılar [CDATA[Adamın biri, ilk defa gittiği şehrin tarihi çarşısına uğradığında, bir dükkana girerek;

- Hatıra eşya almak istiyorum, demiş.Ne tavsiye edersiniz?

Dükkan sahibi yaşlı zat,adamı tepeden tırnağa süzüp:

- Buranın en meşhur malı, aynalardır evladım, demiş. Ama onları almaya güç ister.

Adam, hiç düşünmeden:

- Ben, yaşadığım şehrin en zengin insanıyım, diye atılmış. Benim için para önemli değil.

İhtiyar, dudak büküp:

- İnşaallah gücün yeter, demiş. Çünkü padişahlar bile alamadı onları.

Adam, ses tonunu iyice yükselterek:

- Benim elde edemeyeceğim şey yoktur!..diye direnmiş. Fiyatları ne kadar?

İhtiyar adam:

- Seçeceğin aynaya bağlı, diye gülümsemiş. Günümüze ait aynaları normal fiyata alabilirsin. Fakat eski aynalar pahalıdır.Hele hele antikalara gücün yetmez. Ama geleceğin aynası bedavadır, fakat onu görsen pek beğenmezsin.

Adam, bu sözleri pek anlamamış. Ama merakından çatlayacak gibiymiş. Aynaları bir an önce görmek istediğinden, yaşlı adamın koluna girip,dükkanın arka bölümüne geçmiş.

Yaşlı adam, elindeki baston ile işaret ederek:

- Sana ilk önce günümüze ait aynayı göstereyim, demiş.Çerçevesi gümüştendir. Fiyatıysa sadece üç altındır.

Adam, duvarda asılı duran kristal aynayı kısa bir süre incelemiş. Ve ona bakarak saçlarını düzelttikten sonra:

- Bunun bir özelliğini görmedim, demiş. Evimde de bundan üç dört tane var.

Yaşlı adam, seke seke ilerleyerek:

- O halde bu aynaya bak!.. demiş. Çeyrek asır öncesine aittir. Çerçevesi bakırdandır. Fiyatı ise yüz kese altındır.

Adam:

- Herhalde şaka yapıyorsunuz, diye gülümsemiş.Böyle basit bir ayna,on altın bile etmez.

İhtiyar adam:

- Ben sana söylemiştim!.. diye kızmış. İsterseniz vazgeçin.

Adam, iş olsun diye aynaya baktığında, bağırmamakiçin kendini zor zaptetmiş. Gözlerini ovuşturarak baktığı aynadaki görüntü, onun yirmibeş yıl önceki haline aitmiş. Ne başının büyük bölümünü saran beyaz saçlar varmış bu görüntüde, ne de yüzünü kırış kırış eden derin çizgiler.

Adamın aynaya takılan gözleri, biraz sonra fal tşı gibi açılmış. Çünkü aynadaki gençlik görüntüsünün hemen arkasından,sevdikleri geçiyormuş birer birer.

Büyük bir dehşet içinde:

- Aman Allah'ım!.. diye bağırmış.Bu geçen,kız kardeşim değil miydi? Hem de henüz kanser olmadan önce.

Daha sonra, en sevdiği teyzesi ve dayısı da geçmişler, adamın görüntüsü ardından. Her ikisi de, çeyrekasır önceki halleriyle.

Adam, dayanamayıp başını çevirmiş aynadan. İhtiyar, ona sokulup:

- Bu işten vazgeç!. demiş.Zaten bir çok insan da öyle yaptı.

- Hayır!. diye itiraz etmiş adam. Kardeşimi özlemiştim, dayımla teyzemi de.

- Peki!. demiş ihtiyar. Şu gördüğün bir antika aynadır. Çerçevesi ahşaptır. Değeriyse bin kese altın eder.

Adam,oraya doğru ilerlerken,korkusundan vazgeçmiş. Ama merakını yenemeyip aynaya baktığında, küçük bir çocuk gibi çığlık atmış. Yedi sekiz yaşlarında bir çocuk duruyormuş karşısında. Soluk yüzlü, incecik, dişleri dökük ve saçları dağınık bir çocuk.

- Aman Allah'ım!.. diye bağırmış. Bu benim çocukluğum. Cebimdeki sapan bile duruyor.

Adam, biraz sonra sendeleyerek duvara tutunmak zorunda kalmış. Bu sefer, 30-35 yaşlarındaki halleriyle annesi ve babası geçiyormuş geriden. Daha sonra da, nur yüzlü dedesi. Annesi, her gün defalarca yaptığı gibi, öpüvermiş onu yanağından. Babası ise, er zamanki şakacılığıyla, ensesine bir şaplak atmış yavrusunun.

Adam, kaçarcasına uzaklaşmış oradan. İhtiyarın yanına yığılmış ağlayarak.

Yaşlı adam:

- Gerçek aynalar böyledir evladım!.. demiş. Bu yüzden de ulaşılmaz onlara.

Adam, biraz olsun kendine geldiğinde, dükkandan atmak istemiş kendini. Fakat tam çıkacakken:

- Bedava aynalardan söz etmiştiniz, demiş. Onu da merak ettim.

İhtiyar adam:

- Ona hiçbakma evlat!. diye atılmış. Bu gün çok fazla yoruldun, kalbin dayanmaz.

- Mutlaka bakmalıyım!. diye ısrar etmiş adam. Gördüğüm şeylere artık alıştım.

Yaşlı adam, çaresiz kabul etmiş ve duvarlara asılanlardan farklı olarak, dükkanın döşemesi üzerine indirilen bir aynayı gösterip:

- İşte bu da geleceğin aynası!. demiş. Çerçevesi altından olup bedavadır. Ama onu hiç kimse almadı.

Adam:

- Geleceğin aynası ha!.demiş.Üstelik de altından ve bedava...

İhtiyar, hiç sesini çıkartmamış. Adam ise, emin adımlarla aynaya doğru ilerlemiş ve bakmak için yere eğildiğinde oracığa yığılıp kalıvermiş.

Yaşlı adam:

Geleceğin aynasında ne göreceğini tahmin etmen ve ona göre hazırlıklı olman gerekirdi evladım, demiş. Senin de gücün yetmedi demek ki...

İhtiyar adam, müşterisinin cansız vücudunu kucaklarken, onun aynadaki görüntüsüne bakmış.

Kuru bir iskelet görünüyormuş... .]]
http://hikaye.defter.us/aynalarin-sirri/
Ağızdaki Taşın Hikmeti Yaşlılar [CDATA[Birgün hazret-i Ebû Bekr 'r.a.', hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin 's.a.v.' huzûr-ı şerîflerinde, se'âdetle otururlarken;
Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba'zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se'âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, susu, birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir.
Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn 's.a.v.' buyurdu ki:
- Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la'înin olduğu yerde, ben durmam.
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk 'r.a.' ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat'î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.
Kaynak:
Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin.]]
http://hikaye.defter.us/agizdaki-tasin-hikmeti/
Neredesiniz... Yaşlılar [CDATA[Hayat, ayağıma bir zincir dolayıp süründürürken beni
Uzaklara götürmüş, ayırmıştı benden sizleri…

Kış gelmişti…
Artık onun için kış bütün keskinliğiyle, ayazıyla, yalnızlığıyla, terk edilmişliğiyle karşısındaydı…
“Koca Çınar”, yapraklarını birer birer rüzgârın ahengine bırakıvermişti…
Aslında o bırakmamıştı, rüzgâr ondan koparmıştı yapraklarını…
Gençliğindeyken yeşertmekle görevli olduğu yapraklar için kökleriyle onlara hayat suyunu emer yapraklarına aşılayarak can kazanmasına vesile olurdu, koca çınarın bir zamanki dimdik gövdesi…
Bütün ömrü boyunca, ağaçların arasında tüm maddi sıkıntılardan uzak, özüne uygun bir ortamda en önemlisi de can damarı olan sevdikleriyle birlikte, mütevazı bir kulübede yaşamayı hayal etmişti… Bu kulübeyi dostluk anahtarı açacak, bacasından hiç eksilmezcesine sevgi dumanları tütecekti…
Ta ki hayallerinin teker teker ondan koparılmasıyla bir balon gibi sönüvermesine kadar…
Yaşam doğarken ona verilen çemberi iyice daraltmış ve o böyle bir başına kulübesinde yalnızlığı teneffüs ederek, her nefes alışında da ciğerlerinin yandığını hissederek, ömür kum saatinin son kum tanelerinin düşmesini beklemek üzere, bu kulübeye terk edilmişti…
Neredeydi onu sevenler. Neredeydi can yoldaşları. Hayatımızın sonuna kadar beraber olacağız dememiş miydi eşi ona. Demişti. O zaman neredeydi. Yaşlanınca çevresindekiler niye uzaklaşmış, bir zaman sonra da kopuvermişti ondan?
Vefasız dünya! Bizleri bu dünyaya hiç ayrılmayacakmışız gibi bağlayan sen değil miydin! Hayat fani dostluk bakiydi hani. Nerede o zaman çevremdekiler. Göster bana!
Gençken yalnızlık kelimesi geçtiğinde kanı donacak gibi olur. Hadi sende. Daha kaç yaşındayız. Daha önümüzde kocaman yıllar var. Diyordu (dostlarına).
Hâlbuki, o kocaman yıllar ne de çabuk geçmişti. Yalnızlık kanını yavaş yavaş dondurmaya başlamıştı…
Bir tren yolculuğu esnasında arkadaki vagonların bir yerden sonra koptuğunu görmüştü. Şu an düştüğü durumla ne de çok benzeşiyordu bu olay…
Yıllar! Lokomotifinize söyleyin! Yavaşlasın biraz olsa da! Yetişemeyenler var deyin!
Ama bütün çığlıkları ağzından çıkıp hayat duvarından yansıyarak boğazında düğümleniyordu…
Yankısını sadece kendinde hissediyordu.
Yalnız, bir başına kulübesinde hayat bardağından yudumluyordu yine...
Yaşı iyice ilerlemiş. Kendi kendine yetemez duruma gelmişti neredeyse. Aslında bu durumun altından kalkabilirdi; ama hayat, yaşama sevincini alıp uzak diyarlara götürmüş, gülümsemeyi unutturmuştu ona… Kulübesinde ölüm ile yaşamın yakalamacılık oyununa tanıklık ediyordu adeta…
Yaşlanacak herkes. Herkes ölecek. İşin enteresan olan tarafı ise herkes bu gerçekleri biliyordu. Ama hayata, yaşama o kadar bağlıydılar ki… Unutulan dostluklar gibi bu gerçekler o unutulmuşluk gözlerinde hapis oluyordu birçoğunun…
Gözleri kararıyordu… Her şey dönüyordu hayatın gençlerin başını döndürdüğü gibi…
Bir şeyler çıkıvermişti ağzından son olarak…
D…    o…    s…    t…    l…    a…    r…    ı…    m……….
Göz kapakları bir daha açılmamak üzere kapanmıştı…
O hayat bardağından son yudumunu almıştı bile.
Ölüm her zaman olduğu gibi yaşamı sonunda sobeleyivermişti….]]
http://hikaye.defter.us/neredesiniz/
Hz. MÛSA (a.s) Hayatı Cennet ve Cehennem [CDATA[

Allah Teâlâ'nin, dört büyük kitaptan biri olan Tevrat'i verdigi ve yeryüzünde dinini teblig edip, hakim kilmasi için gönderdigi Ulu'l-Azm* peygamberlerden biri. Hz. ibrahim (a.s)'in soyundan olup, israilogullarinin akidelerini islah etmek ve onlari Allah Teâlâ'nin diledigi nizama kavusturmakla görevlendirilmisti. Küfürle mücadelesi Kur'ân-i Kerim'de uzun uzun anlatilmaktadir.

Hz. Adem (a.s)'den, Rasulullah (s.a.s)'e kadar pek çok peygamber gelmistir. Bu peygamberler, gönderildikleri kavimleri, Allah Teâlâ'ya iman etmeye çagirmislar; bu yolda kâfirlerle savasmislar, yasadiklari diyarlardan çikarilmislar; ezilmisler, hor görülmüsler ve hatta öldürülmüslerdir.

Mûsa (a.s) da, Allah Teâlâ tarafindan israilogullari'na gönderilmis bir rasul idi. O da tipki kendisinden önce gönderilmis olan peygamberler gibi kavmini Allah'a iman etmeye çagirdi. Kavmine zulmeden ve ilâhlik iddiasinda bulunan Firavun'a karsi tevhid yolunda mücahede etti. Bu ugurda, bütün peygamberlerin karsisina çikan güçlükler, onun da karsisina çikti. Dogup büyüdügü diyardan çikarildi, kâfirler tarafindan öldürülmek gayesiyle kovalandi. Allah Teâla Kur'ân-i Kerim'de bir ayette Hz. Mûsa (a.s)'dan söyle bahsediyor: "Kur'ân'da Musa'yi da an. Çünkü o ihlâs sahibi idi ve israilogullari'na gönderilmis bir peygamber idi"(Meryem, 19/51).

Hz. Musa (a.s)'nin Firavun ile olan kissasi, Kur'an'in bazi sûrelerinde çesitli üslûplarda ve teferruatli olarak anlatilmistir. Firavun ve ordusunun Kizildeniz'de bogulmalari olayindan sonra, israilogullari ile ilgili kissasina da genisçe yer verilmistir.

Musa (a.s)'nin Firavun ile olan mücadelesi, bir sahsin bir kralla, bir peygamberin sadece büyük bir zorba ile olan mücadelesinden ibaret degildir. Bilâkis bu hak ile bâtil'in çatismasi, Rahman'in ordusu ile seytanin ordusunun kaçinilmaz savasidir. Aslinda hak ile bâtil arasindaki bu savas, insanoglunun yaratilisindan, insanlari islah etmek üzere nebîler ve rasullerin hayat sahnesine çikmasindan beri devam edegelmektedir.

Sapiklik ve bâtil, daima iblis ve onun ordusu tarafindan temsil edilmis, imana, tevhide, peygamberlige, kisaca Hakka sürekli meydan okumustur. Fakat kazanan daima Hak olmustur. Allah Teâlâ söyle buyuruyor: "Muhakkak ki Biz peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatinda, hem de meleklerin sahid olacagi günde muzaffer kilacagiz" (el-Mü'min, 40/51).

Hz. Musa (a.s)'da gönderildigi kavmi cehalet ve sapiklik içerisinde buldu. Onlari Hakka davet etti, yurdundan çikarildi, savasti ve sonunda Allah Teâlâ'nin izniyle kazandi.

Hz. Musa (a.s)'nin Nesebi, Dogumu ve Hayati

Musa (a.s)'nin babasi, imran'dir Onun babasi Yahser, onun da babasi Kahes'dir. Nesebi Yakub (a.s)'a ulasir; ki, onun babasi Hz. ishak (a.s), onun da babasi Hz. ibrahim (a.s)'dir. Musa (a.s)'nin yaninda gördügümüz Harun (a.s) onun kardesidir. Allah Teâla, Musa (a.s)'yi Firavun'a, imana davet için gönderdiginde, Hz. Harun (a.s)'u da ona yardimci olarak seçmis ve görevlendirmisti. Hz. Musa (a.s) Allah Teâla'ya söyle dua ederek, kardesi Harun (a.s)'u kendisine yardimci yapmasini istemisti: "Bir de bana ehlimden bir vezir, (yardimci) ver. Kardesim Harun'u (ver)" (Tâhâ, 20/29-30).

Hz. Musa (a.s), Misir'in çok zor günler yasadigi bir dönemde dogdu. Bu sirada, ilâhlik iddialarinda bulunarak haddi asan Firavun, israilogullari halkina dayanilamayacak eziyetlerde bulunuyor, bu insanlari zulümle kasip kavuruyordu. israilogullari, Kipt kavminin muamelelerinden ve krallarinin agir baskilarindan bikmislardi. Misir'da yasamanin bir tadi kalmadigini biliyor ve dedelerinin yurdu olan Kenan illerine gitmek istiyorlardi. Ama onlardan her isinde istifade eden Firavun, yakalarini bir türlü birakmak istemiyordu. Onlara zulmün en akla gelmeyecek olanini yapti. Nitekim Kur'ân-i Kerim'de; "Biz sana Musa ve Firavun'un mühim haberlerinden, iman edecek bir kavim için, gerçek olarak okuyacagiz. Çünkü Firavun o yerde (Misir'da) baskaldirmis ve ahalisini parçalara bölüp, kendisine baglamisti" (el-Kasas, 28/3-4) buyuruluyor.

Firavun, saltanati sirasinda israilogullarina çok kötü eziyetlerde bulundu; onlari köle yapti, en çirkin ve adî islerde çalistirdi. Allah Teâlâ, israilogullarini bu sikintidan, azgin Firavun'un serrinden, zulüm ve taskinliklarindan kurtarmak için Hz. Musa (a.s)'yi gönderdi.

Sa'lebî, Kisas-i Enbiya'sinda imam Suddî'den; Firavun'un bir rüya gördügünü, korkup kederlendigini naklediyor. Rüyasinda Kudüs tarafindan gelen bir ates gördü. Bu ates, Misir'a kadar uzanip, Firavun'un evlerini yakti. Fakat sadece Kipti'lere zarar verdi, israilogullari ise kurtuldular. Uyaninca hemen kâhin ve müneccimlerden rüyayi tabir etmelerini istedi. Onlar dediler ki; "israilogullari içinden bir çocuk dünyaya gelecek, Misirlilarin helâkina ve senin kralliginin yok olmasina sebep olacak. Dogacagi zaman da iyice yaklasti."

Bu haber üzerine telaslanan Firavun, israilogullarin'dan dogan bütün erkek çocuklarin öldürülmesini emretti. Kur'ân-i Kerim'de bu olay söyle anlatiliyor: "Firavun, memleketin basina geçti ve halki firkalara ayirdi. içlerinden bir toplulugu güçsüz bularak onlarin ogullarini bogazliyor, kadinlari sag birakiyordu. Çünkü o bozguncunun biriydi" (el-Kasas 28/4).

israilogullari arasinda is yapabilecek insanlarin azalmasi üzerine Kiptîlerin ileri gelenleri Firavun'a giderek, "Eger böyle öldürmeye devam ederseniz, ileride bizim islerimizi yapacak kimse bulamayacagiz" dediler. Firavun da erkek çocuklarin bir sene öldürülmesini, bir sene de öldürülmemesini emretti. Erkek çocuklarin öldürülmedigi sene Harun (a.s) dogdu. Öldürüldükleri sene ise Musa (a.s)...

Musa (a.s) dogunca, annesi çok üzüldü. Allah Teâlâ ona korkmamasini, üzülmemesini vahyetti. Kalbine bir rahatlik verdi. Bu, Kur'an'da söyle anlatiliyor: "Musa'nin annesine: "Çocugu emzir, basina geleceklerden korktugun zaman onu suya (Nil'e) birak. Korkma, üzülme. Biz süphesiz onu sana döndürecegiz ve peygamber yapacagiz" diye bildirmistik" (el-Kasas, 28/7).

Musa (a.s)'nin annesi de ilham edileni yapti ve yavrusunu bir muhafaza içerisinde suya birakti. Ablasina da, "Onu izle" dedi. Musa (a.s)'yi tasiyan sandik, Allah'in izniyle dalgalarla sürüklenerek, Firavun'un sarayina ulasti. Yikanmakta olan cariyeler, sandigi bulup Firavun'un karisina götürdüler. Allah Teâlâ, Firavun'un karisi Asiye'nin kalbine bu çocugun sevgisini koydu. Firavun çocugu görünce öldürmek istedi. Ancak Asiye, çocugu kendisine vermesini istedi. Çünkü hiç çocuklari olmuyordu. Kur'an-i Kerim, bunu söyle anlatiyor: "Firavun'un karisi: Benim de senin de gözün aydin olsun! Onu öldürmeyiniz, belki bize faydali olur, yahut onu ogul ediniriz" dedi. Aslinda isin farkinda degillerdi" (el-Kasas, 28/9).

Hz. Musa (a.s) acikinca onu emzirmek icab etti. Fakat o kimseden süt emmek istemiyordu. Allah Teâlâ, bunu söyle zikrediyor: "Önceden, süt annelerinin memesini kabul etmemesini sagladik. Musa'nin ablasi; "size, sizin adiniza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkini tavsiye edeyim mi?" dedi. Böylece onu, annesinin gözü aydin olsun diye, ona geri çevirdik. Fakat çogu bilmezler" (el-Kasas, 28/12-13).

Musa (a.s) böylece annesine dönmüs oldu. Üstelik Firavun'un sarayinda büyüdü. Firavun ailesinin sevgisini kazandi. Allah Teâlâ söyle buyuruyor: "Musa erginlik çagina gelip olgunlasinca ona hikmet ve ilim verdik. iyi davrananlari böyle mükâfatlandiririz" (el-Kasas, 28/14).

Yetisip delikanlilik çagina gelen Musa (a.s) bir gün sehre indi. Ögle üzeriydi. Dükkanlar kapaliydi ve halk evlerinde istirahat ediyordu. Kur'ân-i Kerim'de, sehirde geçen hadise söyle anlatiliyor; "Musa, halkinin haberi olmadigi bir zamanda sehre idi. Biri kendi adamlarindan, digeri de düsmani olan iki adami dövüsür buldu. Kendi tarafindan olan kimse, düsmanina karsi ondan yardim istedi. Musa, onun düsmanina bir yumruk vurdu, ölümüne sebep oldu. "Bu seytanin isidir; çünkü o apaçik saptiran bir düsmandir" dedi. Musa, "Rabbim! dogrusu kendime yazik ettim, beni bagisla" dedi. Allah da onu bagisladi. O, süphesiz bagislayandir, merhamet edendir. Musa; "Rabbim! Bana verdigin nimete and olsun ki, suçlulara asla yardimci olmayacagim " dedi. sehirde, korku içinde, etrafi gözeterek sabahladi. Dün kendisinden yardim isteyen kimse, bagirarak ondan yine yardim istiyordu. Musa ona: "Dogrusu sen besbelli bir azginsin " dedi. Musa, ikisinin de düsmani olan kimseyi yakalamak isteyince: "Ey Musa! Dün bir cana kiydigin gibi bana da mi kiymak istiyorsun? Sen islah edenlerden degil, ancak yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun"dedi" (el-Kasas, 28/15-19).

israillinin, olayi agzindan kaçirmasi üzerine, bütün halk Musa (a.s)'nin Misirliyi öldürmüs oldugunu ögrendi. Daha sonra bir adam kosarak geldi ve kendisini öldüreceklerini söyledi.

"Musa korku ipinde çevresini gözetleyerek oradan çikti. Rabbim! Beni zalim milletten kurtar" dedi. Medyen e dogru yöneldiginde: "Rabbimin bana dogru yolu gösterecegini umarim ", dedi" (el-Kasas; 28/21-22).

Musa (a.s) böylece yurdundan uzaklasti. Yanina yiyecek hiç bir sey de almamisti. Tam sekiz günlük yolu, agaç yapraklari yiyerek asti. Misir ile Medyen arasi sekiz günlük bir mesafedir. Allah Teâlâ'nin bu seçkin kulu, aç ve bitap düsmüs olarak bu uzun mesafeyi katetti ve nihayet Medyen'e ulasti. Kur'ân-i Kerim'de kissa söyle devam ediyor:

"Medyen suyuna geldiginde, davarlarini sulayan bir insan toplulugu buldu. Onlardan baska, hayvanlarini sudan alikoyan iki kadin gördü. Onlara: "Derdiniz nedir?"dedi. "Çobanlar ayrilana kadar biz sulamayiz. Babamiz çok yaslidir (onun için bu isi biz yapiyoruz) " dediler. Musa onlarin davarlarini suladi. Sonra gölgeye çekildi: "Rabbim! Dogrusu bana indirecegin hayra muhtacim" dedi" (el-Kasas, 28/23-24).

Ibn-i Kesir, El-Bidaye ve'n-Nihaye'de bu olayi söyle anlatiyor: "Medyen suyunda çobanlar koyunlari suladiktan sonra, kuyunun agzina büyük bir kaya koyarlardi. Bu iki kadin da artan sularla koyunlarini sulamaya çalisirlardi. Musa (a.s), kayayi kuyunun agzindan tek basina kaldirdi, su çekti ve kadinlarin koyunlarini suladi. Sonra tekrar kayayi yerine koydu. Bu kayayi ancak on kisi kaldirabilirdi. Musa (a.s) ise, on kisinin halledebilecegi bu isleri tek basina halletmisti. Kizlar babalarina gidip Hz. Musa'yi ve yaptigi iyiligi anlattilar. Kur'an-i Kerim'de kissa söyle devam ediyor:

"O sirada, kadinlardan biri utana utana yürüyüp ona geldi: "Babam sana sulama ücretini ödemek için seni çagiriyor dedi. Musa ona gelince, basindan geçeni anlatti. O: "Korkma! Artik zâlim milletten kurtuldun"dedi. iki kadindan biri: "Babacigim, onu ücretli olarak tut. Ücretle tuttuklarinin en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdir, dedi. Kadinlarin babasi bana sekiz yil çalismana karsilik bu iki kizimdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eger on yila tamamlarsan, o senden bir lütuf olur. Ama sana agirlik vermek islemem. insallah beni iyi kimselerden bulacaksin" dedi. Musa: "Bu seninle benim aramdadir. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayim, bir kötülüge ugramayacagim. Söylediklerimize Allah vekildir" dedi" (el-Kasas, 28/25-28).

Ibn-i Kesir söyle diyor: "Kizlarin babasinin kim oldugu hakkinda görüs ayriligi vardir. Bunun Suayb (a.s), oldugu hususunda kanaatler vardir. Ulemanin çogunlugu da bu görüstedir. Hasan Basri, Malik b. Enes'den naklolunan bir rivayeti delil getirerek diyor ki: Hz. Suayb kavmi helâk olduktan sonra uzun bir ömür yasamis, tâ ki Musa (a.s)'a ulasmis ve kizini ona nikâhlamistir.

Hz. Suayb (a.s)'in kiziyla nikâhlandiktan sonra Musa (a.s), Medyen'de kalip, haniminin mehri olmak üzere on yil koyun güttü. Bir rivayete göre, Peygamberimize tam olarak ne kadar çalistigi sorulmus; o da on sene oldugunu buyurmustur. Buradan anlasildigi üzere, tam on yil çobanlik yapmistir.

Hz. Musa (a.s) ya Peygamberliginin Bildirilmesi

Musa (a.s) Medyen'de on sene kalip mehrini tamamladiktan sonra, Misir'a dönmeye karar verdi. Ailesiyle birlikte yola koyuldu. Karanlik ve soguk bir gecede yolu sasirdi ve dag geçidinin yolunu bir türlü bulamadi. Çakmak tasiyla bir seyler tutusturmaya çalisti, basaramadi. Soguk iyice siddetlendi. Kansi da hamileydi ve dogum zamani da yaklasmisti. Musa (a.s) ve ailesinin gerçekten yardima ihtiyaci vardi. Kur'an-i Kerim'de, bu olay söyle anlatiliyor: "Musa, süreyi doldurunca ailesiyle birlikte yola çikti. Tür tarafindan bir ates gördü. Ailesine: "Durunuz, ben bir ates gördüm; belki oradan size bir haber veya tutusmus, bir odun getiririm de isinabilirsiniz" dedi. Oraya gelince, kutlu yerdeki vadinin sag yanindaki agaç cihetinden: "Ey Musa! süphesiz ben âlemlerin Rabbi olan Allah'im " diye seslenildi. "Degnegini at!." Musa, degnegin yilan gibi hareketler yaptigini görünce, dönüp arkasina bakmadan kaçti. "Ey Musa! Dön, gel. Korkma. süphesiz güvende olanlardansin" denildi. "Elini koynuna koy, lekesiz, bembeyaz çiksin. Korkudan açilan kollarini kendine çek! Bu ikisi Firavun ve erkânina karsi Rabbinin iki delîlidir. Dogrusu onlar yoldan çikmis bir millettir" denildi. Musa: "Rabbim! Dogrusu ben onlardan bir cana kiydim. Beni öldürmelerinden korkarim. Kardesim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu, beni destekleyen bir yardimci olarak benimle gönder, çünkü beni yalanlamalarindan korkarim" dedi, Allah: "Seni kardesinle destekleyecegiz, ikinize bir kudret verecegiz ki, onlar size el uzatamayacaklardir. Ayetlerimizle ikiniz ve ikinize uyanlar üstün geleceklerdir" dedi" (el-Kasas, 28/29-35).

Tâhâ sûresinin ilk ayetlerinde, Allah Teâlâ ile Musa (a.s) arasinda geçen konusma, daha ayrintili bir sekilde verilir. su ayetler Allah Teâlâ'nin Musa (a.s)'yi rasul olarak görevlendirdigi zamanin anlasilmasinda yardimci oluyor: "Ben seni seçtim, artik vahyolunani dinle. süphesiz ben Allah'im. Benden baska ilâh yoktur. Bana kulluk et, Beni anmak için namaz kil!" (Tâhâ, 20/13-14).

Ve daha sonra Allah Teâlâ, Musa (a.s)'ya söyle buyuruyor: "Firavun'a gidin; dogrusu o azmistir. Ona yumusak söz söyleyin, belki ögüt dinler veya korkar" (Tâhâ, 20/43-44).

Allah Teâlâ'nin, Musa (a.s)'ya bunu emretmesinden sonra, Musa (a.s) ile Firavun arasinda amansiz bir mücadele de baslamis oluyordu. Hak ile bâtil'in amansiz savasi. Bütün peygamberlerin birbirlerine miras biraktiklari tevhid mücadelesi...

Hz. Musa (a.s), Allah Teâlâ'nin bu emriyle Firavun'a gitti. Onu güzellikle Allah'a iman etmeye davet etti: "Musa: Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim! Bana Allah'a karsi ancak gerçegi söylemek yarasir. Size Rabbinizden bir mucize getirdim, israilogullari'ni benimle beraber saliver" (el-A'raf, 7/104-105).

"Firavun: "Musa! Rabbiniz kimdir?" dedi. Musa: "Rabbimiz, her seye ayri bir özellik veren, sonra dogru yola eristirendir" dedi" (Tâhâ 20/49-50).

Firavun, bu davete icabet etmedi ve direndi. Musa (a.s)'yi zindana atmakla tehdit etti. Musa (a.s)'da Firavun'a, belki iman eder diyerek, ispat edici bir delil getirmek istedi. Asasini yere atti, kocaman bir yilan oldu. Elini koynuna sokup çikardi, gözleri kamastiran bir günes parçasi oluverdi. Musa (a.s)'nin gösterdigi bu mucizeler karsisinda Firavun gerçekten korkmustu. Bunun üzerine o da sihirbazlarini toplayip, Musa'yi maglup etmeyi kararlastirdi. Ülkesindeki bütün ünlü sihirbazlari çagirtti ve onlardan Musa (a.s)'nin yaptiklarindan daha büyük bir sihir yapmalarini istedi. Onlarda hazirlandilar ve bir gün kararlastirdilar. O gün gelince de halkin gözleri önünde Musa (a.s) ile yarismaya basladilar.

"Sihirbazlar: "Ey Musa! Marifetini ya sen ortaya koy veya biz koyalim" dediler. Musa: "Siz koyun"dedi. Sihirbazlar marifetlerini ortaya koyunca, insanlarin gözlerini sihirlediler ve onlari ürküttüler, büyük bir sihir yaptilar. Biz de Musa'ya: "Asani koyuver" dedik o da koyuverdi. Hemen onlarin uydurduklarini yutmaya basladi. Hak tahakkuk etti. Onlarin yaptiklari bosa gitti. iste orada yenildiler, küçük düstüler. Sihirbazlar secdeye kapanip: "Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandik" dediler" (el-A'râf, 7/115-122).

Sihirbazlarin iman etmeleri, Firavun'u çok kizdirdi. Onlari öldürmekle tehdit etti. iste küfür, acizligini bu olayla bir kere daha ortaya koymus oldu.

Gelisen bu olaylar, Firavun'u yola getirecegi yerde, onu daha çok azdirdi. Ve Musa (a.s) ile kavmini ortadan kaldirmadikça rahata kavusamayacagina inanip, bu arzusunu yerine getirmeye çalisti. Musa (a.s), Firavun ve kavmini, imana çagirmaya devam etti. Firavun inkâr ettikçe, Allah Teâlâ onun kavmine tufan, çekirge, hasarat, kurbaga, kan gibi çesitli azablar gönderdi. Ancak bunlarin hiç biri, Firavun ve kavmini yola getirmedi.

Firavun, küfür ve inadinda, israr ve Musa (a.s)'nin davetine de icabet etmemeye devam etti. Allah Teâlâ, Musa (a.s)'ya israilogullarini bir gece Misir'dan çikarip Filistin diyarina götürmesini vahyetti. Bir gece Musa ve kavmi sehirden çikip, Süveys halici boyunca Kizildeniz'e yöneldiler. Firavun sehirde israilogullarindan hiç bir iz göremeyince, kaçtiklarini anladi ve bütün ordusunu seferber ederek, peslerine düstü. Firavun ordusunun çok kalabalik oldugu rivayet edilmektedir. Firavun iki gün sonra israilogullarina yetisti. israilogullarinin önlerinde geçilmesi mümkün olmayan bir deniz arkalarinda kocaman bir ordu vardi. israilogullari "Yakalandik yâ Musa" diye yakinmaya basladilar. Kur'ân-i Kerim'de olay söyle anlatiliyor: "Musa: "Hayir, Rabbim benimle beraberdir, bana elbette yol gösterecektir"dedi. Bunun üzerine Biz Musa ya: "Degneginle denize vur" diye vahyettik. Hemen deniz ikiye ayrildi, her parçasi yüce bir dag gibiydi. iste oraya geridekileri de yaklastirdik. Musa ve beraberinde bulunanlarin hepsini kurtardik" (es-suara, 26/62-65).

"Firavun, ordusuyla onlari takib etti. Deniz de onlari içine aliverdi. Hem de ne alis!" (Tâhâ, 20/78).

Kur'an-i Kerim'de Allah Teâlâ, bir zâlimin, kâfirin sonunu böyle anlatiyor; ve bir kavmi nasil kurtardigini da. iste Hak, Bâtil'in tepesine böyle inip, onu ortadan kaldirabiliyor.

Firavun ordusu, bir tek kisi kalmamacasina yok oldu. Firavun ise, ölümün geldigini anlayinca iman ettigini açikladi: "Firavun bogulacagi anda: "israilogullarinin inandigindan baska tanri olmadigina inandim, artik ben de ona teslim olanlardanim" dedi. Ona: "simdi mi (inandin)? Daha önce baskaldirmis ve bozgunculuk etmistin"dendi" (Yunus, 10/90, 91).

Bu olaydan sonra Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s)'ya kavmiyle birlikte Beyti Makdis'e yönelmelerini emretti. Yola koyuldular. Çölde su bulamayip, siddetli bir susuzluga kapildilar. Gelip Musa (a.s.)'a sitem ve sikayette bulundular. Allah, Musa (a.s)'a, âsâsini tasa vurmasini emretti. Vurunca tasin oniki yerinden su fiskirdi. Her Yahudi kabilesine bir göze düsüyordu. Onlar bu gözelerden kana kana içtiler, susuzluklarini giderdiler. Allah Teâlâ israilogullarina, gökten kudret helvasi ve bildircin eti de gönderdi. Fakat israilogullarinin o ikiyüzlülükleri, bütün bu nimetlere ragmen, kendini burada da ortaya çikardi. Bir tek yemekle yetinemeyeceklerini söylediler: "Ey Musa! Bir çesit yemege dayanamayacagiz. Bizim için Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdigi sebze, kabak, sarmisak, mercimek ve sogan yetistirsin" demistiniz de, "hayirli olani daha düsük seyle mi degistirmek istiyorsunuz? Bir sehre inin, orada süphesiz istediginiz vardir" demisti" (el-Bakara, 2/61).

Sonra Allah Teâlâ Hz. Musa'ya, Filistin'e gitmeyi emretti. Orada Heysanilerin kalintilari ve Kenanlilardan meydana gelen zalim bir topluluk ile karsilastilar. Musa (a.s) kavmine, buraya girip bu zalimlerle savasmalarini, ve onlari bu mukaddes beldeden çikarmalarini emretti. Fakat, israilogullari buna cesaret edemedi: "Ey Musa! "Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyecegiz. Sen ve Rabbin gidin savasin, dogrusu biz burada oturacagiz" demislerdi" (el-Maide, 5/24).

Çünkü israilogullari, Firavun ülkesinde zillet ve adilige, asagilanmaya alismislardi. Onlar için bazi degerleri ele geçirmek için savasmak, bir manâ tasimiyordu. Allah'da onlari Tih çölüne atti ve yollarini sasirtti. Kavmine söz geçiremediginden yakinan Musa'ya, Allah Teâlâ: "Orasi onlara kirk yil haram kilindi. Yeryüzünde saskin saskin dolasacaklar. Sen, yoldan çikmis bir millet için tasalanma" dedi" (el-Maide, 5/26).

Zamanla, bu zillet içinde yasayan nesil, yerini hürriyetle yetisen ve izzetle yasayan bir nesile terketti. Bunlar da bir müddet sonra Arz-i Mukaddes'e girmeye muvaffak oldular.

israilogullari, bu kirk yil içinde çok çesitli sapikliklarda bulundular. Hz. Musa'nin Tur daginda kirk gün geçirdigi bir zamanda, Sâmirî isimli bir sahsin imal ettigi ve "iste sizin de Musa'nin da tanrisi" dedigi altindan bir buzagiya tapmaya basladilar. Musa (a.s) döndügünde onlari buzagiya tapinir görünce çok üzüldü. Harun (a.s)'a çikisti. israilogullari'ni buzagiya tapinmaktan vazgeçirmeye çalisti. israilogullari ise, her firsatta iki yüzlülüklerini sergilediler (Sâmirî olayi bak. Daha fazla bilgi için bk. Sâmirî mad.). Musa (a.s), hayati boyunca tevhid yolunda mücadele etti. Bu ugurda pek çok eziyetle karsilasti. Yurdundan çikarildi, ölümle tehdit edildi ve etrafinda kendisiyle beraber, inanan pek az insan bulabildi.

Musa (a.s), Tih çölünde, Harun (a.s)'dan sonra öldü. israilogullarini Arz-i Mukaddes'e sokamadi. Öldügünde yüz yirmi yasinda idi. Buhârî, onun ölümü ile ilgili olarak sunlari rivayet ediyor: "Ölüm melegi geldiginde, Musa (a.s) onun yüzüne dikkatle bakti. Canini almaya gelen Azrail (a.s) korktu ve gözü karardi. Sonra: "Yarabbi, beni bir kuluna gönderdin ki, ölmek istemiyor" diye tazarru eyledi. Allah Teâlâ, o hali üzerinden kaldirarak, tekrar Musa'ya gönderdi: "Söyle, sayili olmak sartiyla istedigi kadar yasasin". Hz. Musa: "Yarabbi, sonra ne olacak?" dedi. "Öleceksin" buyuruldu. "Öyle ise ölüm simdi gelsin" niyazinda bulundu. Sonra Allah Teâlâ'dan, kendisini bir tas atimi Beyti Makdis'e yaklastirmasini, orada ölmesini ve oraya gömülmesini istedi. Ebu Hureyre (r.a) söyle diyor: "Rasulullah (s.a.s): "Eger ben sizinle beraber orada bulunsaydim, onun yol kenarinda ve kizil bir kum tepesinin yaninda bulunan kabrini size gösterirdim" buyurdu".

.]]
http://hikaye.defter.us/hz-msa-as-hayati/
HZ. ÖMER VE NİL NEHRİ Din Büyükleri Halifeler [CDATA[Mısır, Hz. Ömer r.a.’ın halifeliği zamanında fethedilmişti. Mısır’ı fetheden komutan ise Hz. Amr b. As r.a. idi. Fetihten sonra Mısırlılar, Amr b. As r.a.’a gelerek bir adetlerini anlattılar:
- Ey komutan, adetlerimize göre Haziran ayını oniki gece geçince, bakire bir kızı güzelce süsleyip giyindiririz. Sonra Nil nehrine atarız. Böyle yaptığımız zaman Nil nehri taşıp, çevresini suluyor.
Amr b. As r.a. Mısırlılara dedi ki:
- Böyle bir işin İslâm’da yeri yoktur. İslâm geçmişteki kötü adetleri kaldırmıştır.
O yılın Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında Nil nehrinde hiç kabarma ve taşma görülmedi. Nil nehri mevsiminde taşmayınca, kuraklık başladı. Halk göç etmeye hazırlandı.
Amr b. As r.a. durumu bir mektupla halifeye bildirdi. Hz. Ömer r.a., Hz. Amr’a gönderdiği cevabında şunları yazdı:
- Şüphesiz ki sen doğrusunu yapmışsın. Elbette İslâm, geçmiş kötü adetleri kaldırmıştır. Sana mektubun arasında ayrıca bir pusula gönderiyorum. Bu pusulayı Nil nehrine at.
Hz. Amr b. As r.a., pusulayı okudu. Şöyle yazıyordu:
“Allah’ın kulu ve müminlerin emiri Ömer’den Mısır Nil’ine. Eğer sen kendiliğinden akmakta idiysen, şimdi de akmayıver! Fakat bir ve kudret sahibi Allah’ın emriyle akıyor idiysen, Allahu Tealâ’dan dileriz ki, seni akıtıp taşırsın.”
Hz. Amr r.a. pusulayı Nil nehrine attı. Bir sabah nehrin yedi-sekiz metre kadar yükselerek taştığını gördüler.
O günden sonra Nil’in bu hareketi, günümüze dek sürüp gelmiştir.

.]]
http://hikaye.defter.us/hz-omer-ve-nil-nehri/